Yeni Başlayanlar İçin: Ulvi Yaman 101

Aslında uzun zamandır kafamda evirip çeviriyor, her seferinde “yok yahu, insan ciğerini bildiği biriyle röportaj yapamaz, yapsa bile samimi olmaz” diyerek öteliyordum. Sonunda bir gece “cart!” diye başladım sormaya… O da bekliyordu zaar, hiç ikiletmedi. Yaptık yapmasına da, röportajı yayına hazırlamaya gelince başladı asıl tıkanma. Malum, bir “sunuş yazısı” gerekiyor ve okuyucuyu değilse bile konuşulan kişinin en çok ilgilendiği bölüm de bu oluyor. Söz emanet zaten. Söze dokunamazsınız. Ama sözü sunarken, şu an okumakta olduğunuz bu ilk satırlarda kuracağınız her cümle, sözün ardına dair rehberlik ediyor bir biçimde. Bir tür “yaptım ama sorun bakalım neden yaptım”, “okuyun ama şu marjları da dikkate alarak okuyun” yordamını hazırlarken seçtiğiniz her sözcük konuştuğunuz kişiye dair fikrinizi içeriyor sonuçta… Peki Ulvi ile gerçekleştirilen bir röportajın sunuş yazısı nasıl yazılır? İşte orada tıkandım kaldım uzunca bir süre. O sözünü söyledi, işi bitti. Ama ya sözü gelecek yıllara taşıyacak olanın işi? Röportajın üzerinden neredeyse 1 ay geçtikten ve en az 20 denemeden sonra istediğim gibi bir sunuş yazamayacağımı kabul ederek yayınlamaya hazırım işte!

Henüz gencecik bir Araştırma Görevlisiydim onu tanıdığımda. Fakültedeki küçük odama girdiği günden bugüne, tam 30 yıldır da hayatımın bir parçası. Tanıştığımız ilk günden itibaren üzerinde anlaştığımız tek bir konu var: Biz hiçbir konuda anlaşamıyoruz, anlaşamayacağız, anlaşmaya çalışmayalım!

Meslek hayatının da özel hayatının da neredeyse her anına tanıklık ettim. Başarılarının, başarısızlıklarının, sevinçlerinin acılarının, aşklarının ayrılıklarının, kayıplarının bazen an be an tanığı, bazen parçası oldum. Biri artık 20’li yaşlarında, diğeri henüz 4 yaşında olan, büyümelerinin her anını sevgiyle izlediğim (umarım daha uzun yıllar izleme şansı bulabileceğim) iki şahane “yeğen” verdi bana.

Aklına, birikimine güvendiğim, her ne olursa olsun sırtımdan hançerlenmeyeceğimden emin olarak arkamı dönebileceğim, başıma ne gelirse gelsin kapısını çalabileceğim, ben anlatmak istemediğim sürece bana hiçbir şey sormayacağından, ben ne yaparsam yapayım hakkımda hüküm vermeyeceğinden emin olduğum bir adam Ulvi. Bu özellikleriyle birlikte, bütün huysuzluklarımıza rağmen birlikte yaşlanıyor olmaktan sonsuz mutlu olduğum bir yol arkadaşı… Kategorize edilebilir biri değil benim için…

Dolayısıyla okuyacağınız söyleşinin ne “Ulvi Yaman’ın dönemsel bir kesiti” olduğunu ne de bir “İşte Ulvi Yaman!” söyleşisi olduğunu söyleyemeyeceğim. Ama “yeni başlayanlar için: Ulvi Yaman 101” diyebilirim.

Şimdi dilerseniz alın çayınızı kahvenizi, gelin yamacıma, size “Ulvi Yaman’la yol arkadaşlığına dair” ipuçları vereyim… Valla gerisi size kalmış…

Sinan Dirlik, Kıbrıs, 22 Haziran 2021

Sinan Dirlik: Hadi başlayalım bakalım, neden kalkıştım bu işe ve nasıl bitecek hiç bir fikrim yok ama madem giriştik, hadi bakalım… Önce şu Kıbrıs’a göç meselesiyle başlayalım: Sen gözünü açtığından beri Kadıköy çocuğusun. İstanbul’dayken seni Avrupa yakasında iş dışında bir yere götürmek oldum olası bela bir şeydi. İş dışında “karşıya geçmekten” bile nefret eden adam, sen kalk tası tarağı topla Kıbrıs’a gel! Deli mi dürttü seni? Neden Kıbrıs? Kadıköy’e ihanetinin sebebi ne ola ki? Hiç mi kalbin sızlamıyor? 

Ulvi Yaman: Şimdi şöyle Sinan bey, önce size şu elimdeki tabloyu göstermek istiyorum, kamera biraz yakından gösterebilirse, bu soldaki üçüncü kişi balkanların en büyük mafya lideri, ayrıca biz üç arkadaş yıllar önce bir sigorta şirketi kurduk, ben hala bu oki printerdan çıkan sigorta poliçesinin cırt cırt sesini çok severim. (Yıllar sonra bu espriden hiç bir şey anlamayacak olanlara Sinan’ın Notu: Bu röportajın yapıldığı günlerde bir İçişleri Bakanı vardı ve o zamanlar gazeteci olarak bilinen Veyis Ateş’in de katıldığı bir yayına çıkmıştı. İşte Ulvi, o yayına gönderme yapıyor burada)

Bu soruya cevap vermeden önce biraz Kadıköy, mekan, kimlik, aidiyet konusunu açmak lazım sanırım. Bir mekana, mahalleye, ilçeye ya da şehre aidiyet sosyal yaşamla ve güvenlik ihtiyacı ile doğuyor. Ardından ise yaşanmışlıklar, sosyal ilişkiler, psiko-sosyal gereksinimler, o mekanın tasvir ettiği, simgelediği imge ile kendini özdeşleştirmek, kendini mekanla birlikte tarif ederek konumlandırmak gibi durumlar söz konusu. Doğduğum yer olan Çengelköy’den 5 yaşında Kadıköy sınırlarına girdikten sonra Kıbrıs’a gelene kadar hep Kadıköy’de yaşadım. Acıbadem, Bağdat Caddesi ve en son olarak da uzun yıllar Moda’da. Özellikle son 20 yıldan bahsedeceksek Kadıköy’ü de çarşı bölgesi ve Moda/Kalamış/Fenerbahçe ile daha da sınırlandırabiliriz. Şimdi anlatacaklarımı söylerken nostalji yapmak, eskiye bir güzelleme yapmak istemiyorum, derdim bu değil. Bizim jenerasyonun en büyük avantajı bir mahalle kültüründe büyümesiydi, sokak evin bir uzantısıydı, ister bahçeli olsun ister apartman yaşantısı olsun, tanıdık insanlar, bildik mekanlar, dar ve güvenli bir çevre. Hayat değişiyor, bizim zamanımızda oraların, buraların dutluk olmasının çok bir anlamı olduğunu  düşünmüyorum, dutluk isteyen gider hala bir dutluk bulabilir. Çevre ve insanlarla kurduğun ilişkiydi aslolan. Kadıköy’de okudum, yıllarca Fenerbahçe kulübünde kürek çektim, ilk gençlik yıllarında bu dar çevre cidarlarını genişletse de yine belli bir alan içerisinde kaldı. Çocukluğumun o mahalle kültürünü daha sonraları Moda’da buldum. Esnafından yaşayanlarına, hafta sonu gelen eş/dost Moda tayfasından, yıllar içerisinde kemikleşen dostluklara dek. Bu aidiyet, güven, iyi hissetme duygusunu birkaç örnekle ancak şöyle anlatabilirim sanırım; Moda Çay bahçesindeki Ramazan ben orta okuldayken de oradaydı, hala orada, Moda Çay bahçesinin giriş (kahve) bölümünün önünde locada oturan tayfa 30 yıldır aynı yerde oturuyor ve hepsi dostlarım. Daha net bir örnek vereyim, büyük oğlum 4 yaşında sevgili Ahmet Hoca’nın yanında (Kösoğlu) Judoya başladı. 4 yaşında Moda Burnundan, Moda İskelesinin oradaki evimden tek başına gidip gelebiliyordu. Evden çıkıp sola döndüğünde taksi durağındakilerle selamlaşıp, büfedekilerle merhabalaşıp, sırasıyla wafflecı, Dondurmacı Ali, pastane, çiçekçi, Kolombo, seyyar kokoreççi, Kardeşler Market vb. ile tek bir dükkan atlamadan muhabbeti vardı. Yoldan geçen tanıdıkları saymıyorum bile. Çok büyük bir lüks ve güven alanından bahsediyorum. Keza benim için Kadıköy İskelesinden indikten sonra Moda’ya hangi yoldan gidersem gideyim aynı durum söz konusuydu. Mekan insanın beklentileri, yaşam tarzı ile de oldukça ilişkili olduğundan, kendi özelimde ben Kadıköy’de aradığım her şeyi dar bir alanda bulma şansına sahiptim. Rakı mı içmek istiyorsun, balkondan yuvarlansan sevgili Behzat’ın Cibalikapı Balıkçısının bahçesine düşüyorsun, yuvarlanırken orada durmasan, bir aşağısında yıllardır gittiğin Koço’dasın. Ters tarafa elli adım yürüsen Colombo’da masan zaten hazır. Biraz yürüsen Moda meyhanesi, oradan yukarı kıvrılsan başta Rock Pub olmak üzere barlar sokağı, iki kadeh içmeden 6.45’e uğrayabilirsin vb. Spor mu yapacaksın, yıllarca spor yaptığın Fenerbahçe kulübü yürüme mesafesi, sinema, tiyatro, kitapçı her şey oldukça kompakt bir şekilde yer alıyor. Biraz değişik bir yer istesen Todori zaten kulübün yeri, kendi mekanın. Özel bir misafirin varsa Moda Kulübü 30 adım. 35 yıl zeytinini, peynirini, balığını aynı yerden, aynı insanlardan almışsın. Neyin nerede olduğunu biliyorsun elinle koymuş gibi. Kadıköy çarşıda Ecevitler’e girsem, tek bir şey söylemeden mal gibi ortada dursam, bana sormadan standart alacaklarımı paket etmeye başlıyorlar. OCD’si olan bir insan başka ne isteyebilir ki?

Tüm bunların dışında benim Moda’mın en önemli özelliği “hemzemin” olmasıydı. Paradan, kariyerden, sosyo-ekonomik, eğitim durumların ötesinde bir dostluktan bahsediyorum. Sığ bir selamlaşmak, çay içmekten bahsetmiyorum. Bir meyhane masasında, birinin evinde aynı masada yıllarca oturan Doktor, Genel Müdür, Balıkçı, Tamirci, İşsiz, Öğrenci, Esnaf, Mühendis çok zengin ya da çok fakir insanlardan bahsediyoruz. Yıllarca birlikte yiyip içtiğin, sohbet ettiğin, tekneyle balığa çıktığın, birlikte dört kollunun altına girdiğin, birlikte üzüldüğün, sevindiğin, kavga ettiğin insanlardan.

Kadıköy, Moda deyince günlerce konuşabilirim, buna burada bir nokta koyalım. Peki ne değişti? Öncelikle benim için Moda’yı Moda yapan bir çok eski dostum, kardeşim iş, vb. için Moda’dan ayrıldı. Bir çoğu yurt dışında. İkincisi Moda, Kadıköy çok fazla göç aldı. Profil zamanla değişmeye başladı, esnaf değişti. Mekanlar kapandı. Özellikle Gezi Direnişi sonrasında Cihangir’den çok büyük bir kayış oldu Moda’ya. Gezi Direnişi demişken, Kadıköy ve özellikle Moda’yı anlamak için iyi göstergelerden biridir. Biliyorsun Altıyol Boğa’nın orada da her akşam eylemler olur, yürüyüş başlayınca polis gazla saldırır, dağıtır ve kovalamaya başlardı.

Bahariye Kaşe Market’in orada yanımdan geçen bir polisin “Aq ne sikim yer burası, yer yarılıyor yok oluyor bu pezevenkler” dediğini kulaklarımla duydum. Çünkü Moda’da gazdan kaçarken apartmana girmezsin apartmandaki Melahat Teyzenin evine, Ahmet abinin evine, arkadaşının, akrabanın evine girer, balkona çıkar oturursun. Moda’da sokaklar evlere, evler birbirine açılır. Bilmiyorsan kaybolursun, kaybedersin.

İlk kırılma noktası senin de iyi bildiğin gibi babam kanser tedavisi görmeye başladığında ona yakın oturmak için Moda’dan Acıbadem’e taşınmamdı. Moda’dan taşındıktan sonra ha Acıbadem’e taşınmışsın ha Vietnam’a benim için bir farkı yok. Bir çember var ve bir de çemberin dışı var, dışı tüm dünya.

Gelelim Kıbrıs’a; kısa bir arayla önce babamı, sonra annemi kaybettikten sonra, büyük oğlan da Hollanda’ya gidiyordu okumak için, yeni doğacak Cücem için birebir Moda gibi olmasa da benzer huzuru, rahatı, güveni hissedebileceğim bir yer düşünmeye başladım. Zaten uzun zamandır esnek saatlerle danışman olarak çalışmaya başlamıştım, yani 9-5 bir işim yoktu. Bir çok alternatif arasında en iyi seçim olarak Kıbrıs hep öne çıkmaya başladı. 2013’den beri Kıbrıs’la bir ilişikimiz vardı sen de iyi biliyorsun iş anlamında. Çok geniş bir çevremiz, çok iyi dostluklarımız oluştu bu zaman zarfında. Zaman içerisinde artık kardeşim diyebileceğim Necat’ın çok büyük etkisi oldu, Sevgili Asım Akansoy her zaman her konuda bu fikri destekledi, kolaylaştırıcı oldu.

Yaklaşık dört yıl olacak taşınalı. Doğru karar mıydı diye soracak olursan bence doğru karardı. 16 yaşından beri çalışıyorum, çalışıyorum demek yeterli mesleğim gereği geceli gündüzlü çok ama çok yoğun çalıştım. İlk başta biraz zor alışsam da Akdeniz’in bu dinginliği, hayatın yavaş akışı, aceleden, telaştan uzak, akışına bırakarak yavaşlamak oldukça iyi geldi. Moda’daki benzer bir duyguyu burada da yaşıyorum. Çok ama çok tanıdık, dost, arkadaş var. Küçük bir yer olmanın avantajı yolda yürürken, arabayla giderken bir çok insanla selamlaşıyorsun. Meyhaneye gittiğinde hangisine gidersen git hepsi tanıdık, her masada mutlaka tanıdık biri var. Güvenli. Cücem ufakken bakıcısıyla evin önündeki parka indiğinde, terastan kafamı kaldırıp bakmak zorunda hissetmediğim bir güven duygusu Moda’ya benzer. Yine Moda’ya çok benzettiğim özelliklerinden biri “hemzemin” olayı. Küçük bir yer ve herkes birbirini tanıdığı için hiyerarşi yok. Mahalle arasında bir meyhanede geçmiş dönemde başbakanlık yapmış bir abin, bir bakan tanıdığın, belediye başkanı dostun, milletvekili arkadaşın, gazeteci, akademisyen dostların vb. ile oturup rakı içebiliyorsun. Masadakilerin mesleği, kariyeri, eğitimi falan önem taşımıyor, tek kriter “insan” olması. Benim gibi hedonist bir adam için muhteşem bir yeme-içme kültürü var. Güneye, Rum kesimine geçebiliyorum, orada da çok iyi dostlarım var. Kıbrıs’ın şöyle bir özelliği var, istersen göz önünde olabiliyorsun, insanlarla bir arada olabiliyorsun. Bir taraftan çok tanıdık, bildik bir yer benim için, öte yandan kaybolmak istiyorsan, bir yabancı, turist gibi yaşamak istiyorsan onu da yapabiliyorsun. Türkiye’den gelmiş, yerleşmiş küçük bir kominitimiz de var. Barbaros’da geldi muhteşem oldu.  Uzak bir lokasyon değil, Pandemi öncesi iş vb. için İstanbul’a gitmeye kalktığında 1,5 saatlik bir yoldan bahsediyoruz. Ki günü birlik bile gidip döndüğümü hatırlıyorum. Şanslıyım, büyükçe bir terasım var, her yaşlanan insanın yapmak istediği gibi çiçek böcekle uğraşabiliyorum. Pandemi dönemi benim gibi evde oturmayı seven birine iyi geldi diyebilirim, zaten ağırlıklı olarak evden çalışıyordum yine evden çalışıyorum. Cüceme yemek yapıyorum. O yüzden tekrak ilk başta söylediğim şeye dönmek istiyorum, edilgen şekilde nostalji yapıp hayıflanmaya gerek yok, yeni bir dutluk bulabiliyorsun istersen. Bıraktığın şehir de arkandan gelmiyor Kavafis’in dediği gibi.

Kadıköy’e ihanet konusuna gelecek olursak, Kadıköy’e ihanet ettiğimi düşünmüyorum, eğer bir ihanet varsa ortada önce Kadıköy bana ihanet etti. Kalbim sızlamıyor. Kıbrıs’a gelmeden önce çok üzerinde düşünüp fark etmemiştim,  Kadıköy benim için insanlardan ibaretmiş, bir tek onları özlüyorum, mekan veya coğrafya ile ilgili bir özlemim yok.

Sinan Dirlik: Biraz fazla “Moda romantizmi” olmuş ama yaşlılığına verelim artık ne yapalım. Ramazan iyiydi de çayı boktandı kabul et:) Neyse… 30 yıldır tanıyorum seni. Experiment’ten Şeker Sigorta’ya, dDF’ten X event’e,Fark Yeri’nden DPİD’e Türkiye’nin event ve reklam tarihi ansiklopedisi gibisin. Eskiden mesleğin duayenlerinin ağzının içine bakardık, hem mesleki serüvenleri hem de birikimleri nedeniyle. Sen de mesleki deneyimlerini büyük ölçüde kişisel web sitende paylaşıyorsun ve bilen biliyor ama… Öncelikle bunca tecrübeden sonra kendini nasıl tanımlıyorsun? Reklamcı? Etkinlik yöneticisi? Ya da ne? 

Ulvi Yaman: Moda romantizmi değil de insanlara olan özlem diyelim. Emekli olarak tanımlıyorum 🙂 Şaka bir yana, ölene kadar emekli olmayacağım herhalde, yani bir iki sene daha çalışırım diye düşünüyorum. İletişim sektörünün kurumsal müşteri tarafında da ajans tarafında da, etkinlik tarafında da bulundum, uzun yıllar başta Bilgi Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders de verdim. Farklı disiplinlerde çalışıp, deneyim kazanıp, farklı disiplinlerle çalışmaya başlayınca aslında iletişimin disiplinler arası bir yöntem, bir sentez olması gerektiğini görüyorsun. Bu nedenle kendi iş alanımda ben her brief’i tüm bu ayrımlardan bağımsız bir proje olarak görüyorum. Her brief bir problem, buna yönelik olarak oluşturulan her strateji ve buna bağlı olarak kreatif çalışmalar da bir çözüm aslında. Bu bağlamda ben her konuya bir proje gibi bakmayı öğrendim zaman içerisinde. Proje derken bizde hep yanlış anlaşılıyor, proje bir fikir demek değil, fikir bu işin çıkış noktası, proje bu fikri stratejisiyle, hedef kitle beklentileri, alışkanlıkları, algısı ile kreatif çözümlemeleriyle, ölçümlemeleriyle fizibilitesini yaparak hayata geçirmek. Bunla ilgili bir yazı da yazmıştım uzun zaman önce. Bu nedenle aslında en iyi bildiğim şeyi yapıyorum proje yaratıp hayata geçiriyorum. Bunu yaparken de iletişim alanındaki bir çok farklı disiplinden yararlanıp, entegre bir çözüm oluşturuyorum. Biraz daha detaya inecek olursak iletişim disiplinlerinden reklam bölümünde de uzun yıllar profesyonel olarak çalıştım, kurucusu olduğum bir ajansımız da vardı ama etkinlik kökenli, “event” deyince daha havalı oluyor, olduğum için reklam tarafına çok ısınamadım, bana çok dar bir çerçeve olarak geldi hep, daha iki boyutlu, sınırlı bir alan etkinliğe göre. Açacak olursak eğer basılı malzemelerden bahsediyorsak gazete, dergi ilanı, billboard vb. gibi belli ölçülerle sınırlı bir alan, ya da reklam filmi, radyo spotu yine dar alanda kısa paslaşmalar. Etkinliğin o üç boyutlu, sınırsız, tüm reklam yaratıcılık alanlarını da içeren geniş oynama alanı bana hep daha iyi geldi. Hala da öyle geliyor. Üstelik etkinlikte hedef kitlenle birebir yüz yüze geliyorsun, tepkilerini ölçebiliyorsun, adrenalini daha yüksek bir alan, canlı gerçekleşiyor her şey, her an bir hata, yanlış, ters giden bir şey olabilir. Sinema ve tiyatro gibi diyelim. Reklam sinema filmi çekmek gibi, bir senaryo var, çekim yapıp, hata olursa tekrar edip, en iyi haline getirip, montajlıyorsun. Ve bunu seyircinin gözü önünde yapmıyorsun. Etkinlikte ise her şey canlı ve izleyicinin karşısında gerçekleşiyor, tiyatro gibi. Bu yüzden etkinliği hep daha çok sevdim ve hala çok seviyorum. Sokakta, sahada, konserde, festivalde olmak çok güzel. Özellikle son on, on beş yılda, çok sevdiğim, içinde bulunduğum dijital, sosyal medya gibi yeni medyanın (buna da sinir oluyorum başka bir isim bulunsa iyi olacak artık yeni değil çünkü) olanaklarının etkinliklerle harmanlanması yeni bir ufuk daha açtı. Hybrid etkinlikler, fijital oynama alanını daha da genişletti ve eğlenceli hale getirdi.

Son beş yıldır ise kendimi daha çok danışmanlık tarafına çektim. Gerek ajanslara gerekse kurumlara danışmanlık veriyorum. Karakter ve deneyimden kaynaklı sanırım, klasik bir danışmanlık yerine daha interaktif, proje geliştiren, projelerin yönetiminde de yer alan farklı bir danışmanlık aslında. Böyle anlatınca iş daha da karışık bir hal aldı sanırım, kısaca ne bok yediğimi ben de bilmiyorum 🙂 )

Sinan Dirlik:  Basın Yayın mezunu olmak “her şeyden biraz anlamak, her konuda fikir sahibi olmak” gibi fena bir yan etki oluşturdu hayatlarımızda. “Dışarıdan bakanlar için” bu “zenginlik” gibi görünse de en azından biz Basın Yayın mezunları “her şeyden birazın” aslında “hiç bir şey” olduğunun fazlasıyla farkındayız. Yüzleşme aslında “arkadan gelen nesil” ile gerçekleşiyor. Bizim kuşakla kıyaslama yaparsan, nasıl buluyorsun yeni gelen nesil profesyonelleri?

Ulvi Yaman: Bu konuda ben hep kendi jenarasyonumdan farklı düşündüm hala da öyle düşünüyorum. Senin de bildiğin gibi her kuşak kendinden gelen bir sonraki kuşağı beğenmez ve eleştirir. Twitterda gençlere yönelik ısrarla yazdığım bir şey vardı, kimileri hatırlayacaktır; “gençlere tavsiyem, tavsiyelere aldırmayın, burnunuzun dikine gidin” diye çeşitlendirdiğim. X, y, z gibi saçma harf bazlı tanımlamalardan yapmayacağım çünkü günümüzde her çıkan yeni teknoloji ile jenarasyonlar içinde de çok büyük davranış biçimleri, hayat tarzları gelişiyor. Bizim zamanımızdaki gibi bir jenarasyon geçmesi gerekmiyor artık, 2-3 yaş farklı gençlerin bile alışkanlıkları çok büyük farklılıklar gösteriyor. O yüzden biz şöyleydik siz böylesiniz gibi karşılaştırmalar artık elma ile bırak armutu ejder meyvesini karşılaştırmak gibi. Anlamsız. Yeni üreticiler ve tüketiciler artık onlar. Onların kuralları, onların yöntemleri geçerli. Bizim gibi analogdan gelip dijitale götün götün yamanmadılar, onun içine doğdular. Çok ama çok büyük fark var aramızda. Okuma biçimlerimiz farklı, biz soldan sağa okurduk onlar yukarıdan aşağıya ve atlaya atlaya, bir şeyden başka bir şeye geçerek okuyorlar. Biz uzun metinler okumaya alışıktık, onların vakitleri ve sabırları yok uzun metinler okumak için. Bugün dört yaşında olan bir çocuk ergenliğe geldiğinde bizlerin okudğu uzun rus klasiklerini nasıl okuyacak, okuyabilecek mi bilmiyorum. Bırak klasikleri bizim alışkın olduğumuz 1,5 -2 saatlik bir sinema filmini seyredebilecek sabırları olabilecek mi? Onlar değişmeyeceğine göre kitaplar kısalacak, filmler kısalacak. Cep telefonu mesajlaşmaları, bilgisayarlarda chat’ler başladığında benim jenarasyonum söyleniyordu dili bozuyorlar kısaltmalar kullanarak diye. Şimdi yeni gelenler artık kısaltma da kullanmıyorlar, emojilerle hiyeroglife döndüler. Yaratıcı sektörde çalışanlar artık 9/5 çalışmıyor, teknomad, expat’lar oldular. Yeme içme alışkanlıkları, eğlence alışkanlıkları farklı. “Multi tasking” denilen bir alışkanlıkları var, akşam bilgisayar başında bir yandan işini yaparken bir diğer ekranda kripto para piyasasında “shitcoin”lerini takip ediyor, bir yandan müzik dinliyor, bir yandan sosyal medyada post atıp, dm.den birine yürüyüp, bir yandan online oyun oynuyor. Bırak farklı jenarasyondan olmamızı artık farklı gezegenlerdeniz, farklı bir dil konuşuyoruz. Onlar bize değil, biz onlara uyum sağlamaya çalışıyoruz, onların dilini öğrenmeye çalışıyoruz. Onlar Nuh’un gemisine çoktan bindi bile biz ise buzullardan kaçarken götünü kaldıramayan dinazorlarız ve gemiyi kaçıracağız zaten. Bu yüzden “komşusu maymunken evrim geçiren bizden değildir” diyerek teknolojiyi, onları yakalamaya çalışıyoruz. Şimdi bu durumda genç profesyonelleri nasıl görüyorsan dersen çok iyi görüyorum, işlerini çok iyi yapıyorlar. İşler yürüdüğüne ve hayat devam ettiğine göre bizim yaptığımız gibi yapmalarına da gerek yokmuş.

Çoğu zaman gençlerle çalışırken, sohbet ederken anlattığım her şeyin onlara ket vurduğunu, önlerine bir engel oluşturduğunu görüyorum ve daha az konuşuyorum. Bizim deneyimimiz, tecrübemiz, iş yapma biçimimiz,  hayat görüşümüz, onları aşağıya çeken ayaklarına bağlı taşlar sadece.

Onların tarafından bakıldığında da bizim iş yapma biçimimiz, çalışma alışkanlıklarımız onlara uzaylı gibi geliyor tabi. Örneğin İstanbul’da olduğum zamanlarda vakit yetmediği için hemen hemen her akşam bir iş yemeği oluyor, twitterda rakı masasından sürekli “yine iş Allah kahretsin” diye yazdığımda gençlerden biri dayanamayıp “abi ne iş yapıyorsun bilmiyorum ama büyüyünce ben sen olmak istiyorum” yazmıştı, olamayacak, çünkü bu bizim jenerasyonun iş yapma biçimi.

Ha tabi bu yukarıda anlattıklarım tamamen kapitalist sistem içerisinde, yaratcı sektörlerdeki profesyonellerle ilgili. Ve tabi profesyonel iş yaşamı çerçevesinde. Günlük hayata geçtiğimizde ise büyük bir çoğunluğunun bizim zamanımaza oranla tam tersi kültürel, sanatsal, ideolojik, artizan zevkler vb. anlamında derinliksiz ve yetersiz buluyorum. Sosyal medyada oluşturulan anonim perosanalarla kurulun “güvenli iletişim”  biçimi gerçek hayattaki gerçek iletişimlerini oldukça zorluyor. Sosyal medya güveli bir alan, her konuda fikirleri var ama bilgileri yok. Gerçek hayatta iletişim sosyal medyadaki gibi kısa postlar, kısa cevaplar gibi olmadığı için zorluk çektiklerini gözlemliyorum. En basiti kadın erkek ilişkilerini alalım, bizim geldiğimiz analog dünyada karşı cinsten biriyle tanışmak için bu bir bar olabilir, kafe olabilir, üniversitenin kantini, bahçesi olabilir, kendi gerçek kimliğinle, fiziksel olarak yanına gidip, gözlerinin içerisine bakıp saçmalayarak bir cümle kurman gerekirdi. Muhtemeldir ki kuracağın ilk cümle saçma sapan olacağı için refüze olmayı göze alarak bir iletişeme geçerdin. Sosyal medyada bu anonim personalarla oldukça güvenli bir alan. Ama iş sosyal medyadan çıkıp gerçek hayatta buluşmaya gelince zurnanın zırt dediğe yere geliyoruz. Kral çıplak tombul götüyle ortaya çıkıyor. Peki kültürel, entelektüel, ideolojik anlamda bizim gibi olmalılar mı? Bence evet olmalılar yoksa ideokrasiye hatta idiotrasiye kadar yolu var. Ama yapacak bir şey yok, erkekler memeye değil zekaya bakarlar zaten deyip kapatalım konuyu.

Sinan Dirlik: Çok sorulan bir soruyu üstümden atayım. Twitter’dan neden çıktın Ulvi? “Resmi yanıtı” merak etmiyorum ama. “Sosyal medya, persona, ego bık bık bık” antin kuntin laflar etme bana, kibirli ya da züppe değilsin fakat tanıdığım en erekte egolu adamlardan birisin zira. Göstermeyi de, konuşmayı da Allahına kadar seversin üstelik. Hadi biz bizeyiz, anlat bakiim ne oldu da kapattın hesabı? 

Ulvi Yaman: Her şeyden önce hesabı kapatıp anonim bir hesapla twitterda olmadığımı nereden biliyorsun? Yok yahu şaka yapıyorum, şimdi inananlar olur. Hiçbir zaman hiçbir sosyal medya hesabında anonim isimle olmadım, bundan sonra da olmam. Anonimliğe karşı olduğumdan değil hatta bir çok yerde bunun önemi ve gerekliliğini de anlattım, yazdım ama ben o değilim. Birkaç sebebi var tüm sosyal medya hesaplarından çıkmamın ama en başta geleni çok vaktimi almasıydı. Takıntılı bir adamım biliyorsun, biri beni menşınlayarak bir şey yazınca ya da attığım bir tweetin altına bir şey yazdıklarında, bir şey sorduklarında cevap vermeden duramıyordum, kabalık gibi geliyordu. Doğum günümü kutlayanlara bile tek tek cevap vermek zorunda hisseden bir adamım, üstelik hepsine teşekkürler yazıp da geçemiyorum, ayrı ayrı cevaplar vermek zorunda hissediyordum. Başta cücem olmak üzere, çocuklarıma, işime, kendime daha fazla vakit ayırmaktı en önemli sebep. Başka yan sebepler de var tabi; kişisel fikrim olarak çok kısır bir döngüye girdiğini düşünüyorum. Twitter kendi jargonunu oluşturdu, kendi cümle kalıplarını, espri kalıplarını, bir çok konuya aynı tip cevaplar, aynı meme’ler kullanılmaya başlandı. Bir diğer sebep, yine öznel bir yerden bakıyorum çok hızlı geçen bir “timeline”da çok farklı duygu durumlarını arka arkaya yaşamak yorucu, sağlıklı olduğunu da düşünmüyorum. Bir sığlık, yabancılaştırma ve önemsizleştirme yarattığını düşünüyorum.  Bir şeye gülüp, ardından bir şeye kızıp, bir şeye üzülüp hemen ardından yine gülmek gibi… Her konuda bir komiklik, bir espri yapıp beğeni peşinde koşmaya düştü iş, Allah’ına kadar ofansif mizah savunan, mizah konusunda sınırları olmayan beni bile rahatsız edecek bir hal aldı diye düşünüyorum. Yine bir başka sebep tabiri caizse bir vicdan sibopu işlevi görmesi, bir takım kamu vicdanını yaralayan sosyal, siyasal olaylarda bir tweet atıp, vicdanını rahatlatıp, üzerine düşen görevi yapmışsın gibi hayatına devam edebiliyorsun. Bir yanılgı yaşatıyor. Bir başka sebep Türkiye gibi bir coğrafyada konjonktüre bağlı olarak siyasal, sosyal gündemin çok yoğun ve yorucu olması ve bu gündemden uzak kalmak istemem. Sabahları haberlere hızlıca bakıp hayatıma devam ediyorum. Bu yazdıklarımdan twitter kötüdür, sosyal medya kötüdür, uzak durmak lazım falan gibi bir anlam çıkmasın. İktidarın ve kimilerinin dediği gibi sosyal medya tüm kötülüklerin anasıdır, ahlaksızlık yayar falan gibi söylemlerinin de kontrol edemedikleri bir mekanizmaya bok atmak için uydurduklarını da unutmamak lazım. Toplum nasılsa sosyal medyada birebir aynısıdır. Başkaları gelip orada içerik paylaşmıyor. Daha ileri gidelim porno ahlaksızdır demek gibi bir şey bu, porno ahlaksızlıksa toplum ahlaksız demektir, sonuçta tüketen onlar. Talep olmasa arz da olmaz.

Sosyal medyanın gücünü hala çok takdir ediyorum, demokratik bir zemin olmasını önemsiyorum. Bir çok muhteşem insanla tanıştım, hala görüşüyoruz. Eşek kadar adamların, kadınların hep birlikte yarattığımız bir zamanlar “gece taymlaynı” konseptindeki sansürsüz eşek muhabbetlerimizi tabii ki özlüyorum.

Sanırım o da kalmamış ya, neyse. Velhasıl-ı kelam, twitter iyidir ama ben artık yokum. O zamanı yine bence daha önemli şeylere harcıyorum artık. Çocuklarım, okumak, yemek yapmak, çiçeklerle ilgilenmek, yazmak, içmek vb. gibi…

Tatmin edici bir cevap oldu mu bilmiyorum ama yeterli değilse twitter’daki @UglyOldWolf hesabımdan uzun bir “flood” yaparak daha detaylı anlatmaya çalışırım artık!

Sinan Dirlik: Hiç kıvırmadan soracağım ve “tribünlere oynayan bir yanıt” istemiyorum: Müthiş bir iş ve yaşam tecrüben olduğunu çok yakından biliyorum. Bugün, bulunduğun noktada hak ettiğin yerde olduğunu düşünüyor musun? Her ne kadar her şey mal, mülk ve banka hesabındaki sıfırların sayısı ile ölçülür olduysa da, ekonomik anlamda sormuyorum bunu. Bunca yıl emek verdiğin sektörün sana gereken saygıyı ve ilgiyi gösterdiğini düşünüyor musun? 

Ulvi Yaman: Ekonomik anlamda sorsaydın daha kolay cevap verebilecektim 🙂 Bir kere her şeyden önce şunu doğru tanımlamak lazım, bizde çok yok ama reklam sektöründe oldukça yaygındır yaptığı işi içinde “yaratıcılık” olduğu için sanatla karıştırma. Sonuçta bu bir iş, şirketlerin, markaların ürünlerini/hizmetlerini daha iyi tanıtabilmeleri, dolayısıyla daha çok satış yapabilmeleri için biz aracıyız. Kültürel, sanatsal bir iş yapmıyoruz, çoğu zaman bu disiplinleri enstrüman olarak kullansak da. Dolayısıyla hak edilecek, saygı duyulacak bir şey değil bizimkisi. Üstelik sektörün bana saygı ve ilgisi gibi bir şey de söz konusu olamaz, sektör benim zaten! Kendi kendimi mi okşayayım, yoksa sektörden arkadaşlarımdan, dostlarımdan mı övgü bekleyeyim. Ama şunu soruyorsan söyleyeyim, sektöre yeni girmiş genç arkadaşlarla karşılaştığımda bir ilgi görüyorum ve o ilgiyi de egomu beslemek yerine hazır ilgili birilerini bulmuşken mesleki tüm tecrübelerimi elimden geldiğince aktarabilmek için kullanıyorum. Bilen bilir, sektörden genç meslektaşlarım bir şey sorduğunda, danıştığında elimde ne iş varsa bırakıp onlara vakit ayırırım. Marka ve şirketlerden yana bakacak olursak onlardan hiçbir zaman ilgi, saygı vb. kendi adıma beklemedim. İşimi doğru yaparım, ilgi ve saygı yerine de ödemelerini zamanında yapmalarını beklerim. Otuz beş yıllık meslek hayatımda bir çok ödül alsam da ödülle vb. de hiç işim olmadı, ajanstan ayrılırken dolaplarda bulduğum ödülleri vb. bir kutuya doldurup eve götürmüştüm, evdeki dolapta uzunca süre kutuda kaldılar, Kıbrıs’a taşınırken de çöpe attım. Tam tersi bir çabam var, yıllarca emek verdiğim sektörün müşteri gözünde algısını yeterince yükseltememiş olmak. Hala uğraş verdiğim şeylerden biri bu. Ben ve sektördeki meslektaşlarımın hayatı müşteriyi eğitmekle geçti. Nasıl “brief” verilir, etkinlik ajansı nasıl seçilir, bir proje nasıl seçilir, bütçeye nasıl bakmak lazım vb. Bizim millet olarak yapımızdır, doktora bile gittiğimizde neyimiz olduğunu söylemek yerine, google’dan bakıp, eşe dosta sorup teşhis koyup, doktordan tedavi bekleriz. Aynı şey bizim sektör için de geçerli, müşteri iletişimle ilgili derdini, sıkıntısını, problemini anlatacağı yerde, kendi teşhisi koyup, çözüm önerisini bulup, senden uygulamasını istiyor. Marka vermeyeyim, birkaç yıl önce bir otomotiv markası sektörden ajansları çağırdı ve teklif istedi. Üniversitelerde konser yapmak istiyormuş, bir tek ben sordum niye konser yapmak istiyorsunuz, asıl derdiniz ne diye? Cevap veremediler, biraz kem küm’den sonra geçen yıl rakip bir otomobil firmasının konser yaptığını söylediler, yahu o işi geçen sene ben yaptım, ne bende ne firmada o işin ölçümlemesi, iş sonuçları yok, neye istinaden aynısını yapmak istiyorsun, anlaşılmaz bir durum. Başka bir örnek, bir tekstil firması, yurt dışında önemli bir markaya fason iş yaparken Türkiye distribütörlüğünü almış, lansman yapacak, lansmanı da defileyle yapacak niyeyse. Sevgili Neşe (Erberk) ile toplantıya gittik, adam aldı sazı eline, bugüne kadar gerek yurt içinde gerekse yurt dışında hangi defileye gitmiş, neyini beğenmemiş onu anlatıyor, kırk dakika geçti ben söze gireceğim Neşe aşağıdan ayağıma vuruyor, bok yeme otur diye. Sonunda dayanamadım “beğenmediğiniz örnekleri anlatmaya devam edecekseniz bu toplantı daha çok uzayacak bir sonuç da çıkaramayacağız, siz en iyisi beğendiklerinizi anlatın” dedim, bozuldu tabi, Türkiye’de bugüne kadar yapılmış üç tane iyi defile var kurumsal olarak, bir tane de lansman var,  şunlar, şunlar şunlar dedi. E dördünü de ben yaptım zaten dedim. O işi alamadık. Çok büyük işler yapsan da reklamcılar, halkla ilişkiciler gibi kurumsal gözükmediğin, sahada iş yaptığın için her zaman bir algı problemin var. Ha umurunda mı dersen benim hiç olmadı, yaptığım işi her zaman çok sevdim, hala çok seviyorum. Altmış saat yetmiş iki saat uykusuz, sahada yatıp kalkıp bir etkinliği, festivali, konseri,  “roadshow”u vb. yönetmenin keyif başka hiçbir şeyle ölçülemez.  Ama sektör olarak önemsiyorum.

Sinan Dirlik: Çok ayrıntıya girmeden, sektörün manzara-i umumiyesini anlatır mısın? Ama lütfen şu “biz şahane adamlardık, şöyle dayanışmamız vardı, böyle ahlaklıydık” güzellemesine girmeden. Çünkü hepimiz biliyoruz ki her şey aslında bir maskeli baloydu ve üniversiteden tüm sektörlere kadar herkes birbirinin arkasından iş çeviriyordu. Ne dersin? 

Ulvi Yaman: Eğer bugünü soruyorsan sektör öldü… Pandemi yasakları yüzünden etkinlik sektörü bir buçuk yıldır iş yapamıyor, kimi iflas etti, kimi direniyor, kimi küçüldü, kimi dijitalde bir şeyler yaparak ayakta kalmaya çalışıyor. Böyle söyleyince birkaç ajansın iş yapıp yapamaması neden bu kadar önemli olsun gibi duruyor ama kazın ayağı öyle değil. Etkinlik sektöründeki ajanslar alt yüklenicileri, hizmet aldığı firmalar, kişi ve kuruluşlar düşünüldüğünde buzdağının görünen yüzü. Yüzbinlerce kişiyi iş sağlayan bir sektör. Saymaya kalksak alt sektörleri bitiremeyiz mutlaka eksik kalır; ses ışık firmaları, sahne firmaları, kumaşcılar, marangozlar, demirciler, nakliyeciler, teknik personel, sanatçılar, orkestralar, müzisyenler, menajerler, dijital baskı atölyeleri, promosyoncular, matbaalar, host ve hostes firmaları, bunlara bağlı çalışan part-time gençler, görüntü sistemleri firmaları, catering firmaları,transfer ulaşım firmaları, etkinlik merkezleri, oteller, tur operatörleri, acenteler, tekstil firmaları, elektrikçiler, tesisatçılar, jenaratör firmaları, dekor firmaları, fotoğrafçılar, kameramanlar, montaj stüdyoları, temizlik ve güvenlik firmaları, performans sanatçıları, podyumcular….

Peki pandemiden önce sektörün durumu nasıldı diye soracak olursan başka açılardan can çekişiyordu. Benim bu işe başladığım yıllarda yüzde 17-15 bantında olan ajans hizmet bedelleri yüzde beşlere gerilemişti. Niye gerilemişti, müşteri yüzünden mi? Hayır bizim sektörün yaratcılık, strateji, tecrübe alanında rekabet etmek yerine kolayına kaçıp bütçe üzerinden rekabet etmesi yüzünden. Eskiden yapılacak olan işi müşteri finanse ederdi, yüzde elli civarında sözleşmeyle birlikte bir peşinat alınır, bakiye ise iş bittikten sonra bir ay içinde ödenirdi. Şimdi müşteri ya peşin ödeme yapmıyor ya çok az miktar peşinat veriyor, ödemeler 150 -180 güne uzamış durumda. Bu ne demek, benim işimi ajans finanse etsin demek. Bir yandan yapılacak işin büyüklüğüne, alacağın riskine bakıyorsun, diğer yandan dibe vurmuş karlılık ile altı ay sonra alacağın paraya bakıyorsun, o da alabilirsen. İş yapacağına o parayı kendin finanse edeceksen dövize, altına, faize yatırsan daha karlısın.

Sektörün otuz yıllık geçmişine baktığımızda yaratıcı işlerin gittikçe azaldığı, büyük prodüksiyonlu işlerin sayısının çok düştüğünü de söylemek lazım. Yaratıcı ve büyük işler azaldıkça sektöre yeni giren, görece deneyimsiz, az kadrolu ajansların fiyat rekabetiyle yılların büyük ajanslarının elinden iş aldığını da görmek gerekiyor.

Pandemi öncesinde de aslında orta ve büyük ölçekli ajanslar için kriz çoktan gelmişti. On yıl öncesine kadar kendini ayakta tutabilecek kadar kar edebilen hatta zor günler için birikim yapabilen ajansların bu şansları da kalmamış, art arda gelen krizlerde birikimlerini de tüketmişlerdi. Yaklaşık on/on beş yıllık ve daha eski ajanslar ise mevcut yapılandırmalarını, iş yapış biçimlerini, işleyiş alışkanlıklarını günümüze uydurmakta zorluk çekiyorlardı. Hantal yapılar, çok fazla eleman, büyük ofisler, yüksek işletme giderleri vb. pastanın küçülmesine rağmen bu yapılarını korumaya çalıştılar. Bu yapı müşterilerin/markaların değişen koşullardaki görece küçük çaplı işlerine hizmet vermelerini engelliyor, işletme giderlerinin yüksekliğinden dolayı da teklif verdikleri işlerde bütçeleri yüksek kalıyordu. Büyük organizasyonlarda ise çok daha büyük bir rekabet vardı. Etkinlik ajanslarının reklam ajansları gibi müşteri/markalarla yıllık anlaşma yapmıyor/yapamıyor olması, küçük çaplı işleri kaybetmeleri nedeniyle nakit akışlarını olumsuz yönde etkilemeye başlamıştı.

Geçtiğimiz on on beş yıllık süre içerisinde dijitalin yükselişi de doğal olarak etkinlik ajanslarını büyük ölçüde etkiledi. Müşteri/markaların bütçelerinin bir kısmını oraya kaydırmaları ve bunu yaparken konvansiyonel, “mass” mecralardan ödün vermeden geriye kalan hizmetlerden kesmeleri bunun en temel sebeplerinden biriydi. Etkinlik ajanslarının kendilerine tehdit olarak gördükleri dijital aslında büyük bir fırsattı ve birçoğu bunu maalesef göremediler. Sektörden “emekli” olup danışmanlık yapmaya başladığım günden bu yana bir çok platformda, söyleşilerde, sektörel yazılarımda, özel sohbetlerde hep anlatmaya çalıştım. Bu süreçte danışmanlık yaptığım ajansların yapılandırmalarını da elimden geldiğince bu yönde yapmaya çalıştım. Etkinlik öncesi, etkinlik sürecinde ve etkinlik sonrasında etkinliğe özgü sosyal medya, mikro site çalışmaları, app.ler, oyunlar vb. etkinlikle birlikte planlanması, tasarlanması, projelendirilmesi ve uygulanması gerekiyordu çünkü. Biz bir etkinlik yapalım, sosyal medya ajansımızda iki üç “post”, “caps” paylaşırızla olmayacağı belliydi –ki öyle de oldu zaten. Tüm bunları “ben bilirim”, “ben söylemiştim” demek için anlatmıyorum, dünyayı, sosyal medya ve dijitaldeki gelişmeleri takip eden gerek ajansların gerekse markaların gördüğü ancak hareket edemediği/etmediği bir süreçten geçtik.

Öte yandan 2007’de Amerikan Reklam Ajansları Birliği ( AAF ) Başkanı Robin Bullard’dan ilk kez duyduğumuz “Fijital” (Phygital) kavramı 2010 yıllarının başlarında artık iyice konuşulur ve örneklerine rastlanır olmuştu. Özellikle etkinlik sektörünü doğrudan ilgilendiren ve Fiziksel ile Dijitali harmanlayarak gerçekleştirilen projeler yukarıda da belirttiğim gibi dijitalin sektöre rakip olmadığını tam aksine onu bütünleyen ve yaratıcılıktan uygulamaya yeni ufuklar açarak kabuk değiştirmesine olanak veren yeni bir çıkış noktasıydı oysa. Şimdi “hybrid” diye daha yeni yeni konuşulmaya başlandı mecburiyetten.

Türkiye’de az sayıda da olsa birkaç ajans bu yöne evrildi, danışmanlığını yaptığım ajanslardan birinin ismine Fijital kelimesini de taşıyarak “Türkiyenin ilk fijital ajansı” olarak tüm organizasyon ve hizmet yapısını bu yöne evirdik de. Bunun gibi birkaç ajans karantina günlerinde tüm etkinlikler iptal edilmişken dijital tarafta hizmet vermeye devam ederek bu süreci daha az zarar görerek atlatacaklar gibi gözüküyor.

Etkinlik setörünün tamamen dijital tarafa taşınacağına inanmayanlardanım. En azından böyle bir şey olacaksa bile bizim jenerasyonumuz görmeyecek. Sosyalleşmek, deneyim pazarlaması hala fiziksel alanda ağırlığını koruyor ve korumaya devam edecek.

Sinan Dirlik: Tanıdığım en iyi babalardan  birisin. Babalığı sonsuza kadar şahane biçimde sürdürebilme potansiyelin var, her dakikasının izleyicisiyim çünkü. Aile kavramına bu kadar uzak bir adam nasıl bu kadar şahane bir baba oluyor? Hepimize karşı tosur tosur tosurdayan adam, el kadar çocuğun karşısında yumoş ayıcığa nasıl dönüşüyor? Çocuk ne senin için? 

Ulvi Yaman: İyi bir baba mıyım bilemem ama çabalıyorum. Çocuklarım tek kırmızı çizgim, klişedir ama buraya uygun, “kurşun atar, kurşun yerim” (mecazi değil). Hiçbir zaman akrabalık ilişkilerine inanmadım, uzun yıllardır akraba namına kimseyle de görüşmem. Anne ve babamı kaybettikten sonra bir tek ablam var hayatta. Aile, akraba, kardeş, dost, arkada, eş, sevgili, iş ortağı hepsi temelsiz kavramlar, bugün var yarın olmayabilir. Huysuz bir herifim, herkesle anlaşmazlıklarım, kavgalarım olabilir bir tek çocuklarımla olamaz. Bir tek onlara kırılamam, darılamam.Hayattaki tek pişmanlığım büyük oğlum büyürken çok yoğun bir iş temposu içinde olduğum için yeteri kadar zaman ayıramadığımı düşünmem. Yedi yıl boyunca judo olsun, basketbol olsun hafta sonları tek bir antrenmanını kaçırmadım, tek bir veli toplantısını, tek bir doğum gününü, tek bir özel günü kaçırmadım. Ortağım Murat sürekli “oğluyla birlikteyken dünya yansa ulaşamazsınız, Cuma akşam telefonunu kapatır pazartesiye kadar açmaz” derdi hep. Buna rağmen eksik zamanlarımız olduğunu düşünüyorum. Yurt dışına üniversiteye gitmeden önceki yaz motosikletle birlikte bir Türkiye turu yaptık, o günden bu yana eksik zamanları telafi etmeye çalışıyorum. “Yumoş Ayıcık” tabiri doğru, hiçbir zaman “çocuğunla arkadaş” olma kavramına inanmadım, mutlaka bir otorite, rol model olman gerekiyor. Beceremesem de deniyorum aslında, bazen oynamam gerekiyor, kızmışım gibi, ciddi bir tavırla bir şeyi yapmaması gerektiğini söylemek gibi ama üç buçuk yaşında haydut ellerini beline koyup karşıma geçip car car karşı koyunca gülmeden duramıyorum.

Obsesif biri olduğum için çok zor çocuk büyütmek. Gündelik rutinlerden bahsetmiyorum, onlar çok kolay, bebekken alt değiştirmek, banyo yaptırmak, biberonla beslemek, yıkamak, uyutmak vb. İletişim anlamında söylüyorum. Bir iletişimci olarak dünyanın en zor şeylerinden bir tanesi benim için oğullarımla iletişim kurmak. Çocukluk zamanlarından bahsediyorum, büyüğü ile artık o bölümü geçtik. Bir yandan kendi kişiliğini bulsun, kendi doğrularını bulsun diye kendi kopyanı yaratmamaya çalışacaksın öte yandan bir takım doğruları anlatmaya çalışacaksın çok zor dengeyi bulmak. Öte yandan çok şey öğretiyor bana başta yaratıcılık olmak üzere, olaylara kirlenmemiş bir bakış açısıyla bakmaları, problem çözme yöntemleri, sabır gibi. Her ikisiyle de büyük aşk yaşadım, hala yaşıyorum. Büyük olan artık adam olduğu için biraz daha platonik hale geldi ama küçüğüyle devam ediyor. Birlikte uyuyoruz, her gün kitap okuyoruz, birlikte yemek yiyoruz, tüm yemeklerini kendim pişiriyorum, kimi zaman birlikte yapıyoruz. Her sabah yuvaya giderken birbirimizin koluna kalemle bir dövme yapıyoruz gün içinde birbirimizi bakıp hatırlayalım diye, her sabah evden çıkıp giderken apartmanda “sonsuza dek babaaaaaam” diye bağırarak gidiyor. Geceleri uyurken uzun uzun seyrettiğim bir aşktan bahsediyoruz. İstanbul’a gitiğimde büyük oğlumu da uyurken seyrediyorum, uyanırsa “baba git yat, korku filmi gibi bu ne” diyor. Baba oğul bir yere gidip başbaşa rakı içtiğim, evde karşılıklı birer puro yakıp, viski içerek sabaha kadar sohbet ettiğimiz zamanları hiçbir şeye değişmem. Sonuç olarak çocuk ne senin için dersen tek cevabım var; “aşk”

Sinan Dirlik: Kadınlara gelelim. 30 yıldır hiç anlamadım, ne buluyorlar kadınlar sende? Kelsin? Göbeklisin? Flörtöz bir adam olduğunu biliyorum, aklına koyduğun kadına uvet dedirtinceye kadar yapmayacağın şey olmadığını biliyorum. İlişki için aynı şeyi söyleyebilir misin? Rutin bir ilişkiye döndüğünde her şey değişiyor mu senin için? 

Ulvi Yaman: Böyle bir şey varsa eğer bence bunu kadınlara sormak lazım benim cevap verebileceğim bir şey değil. Olsa olsa mantık yürütebilirim, bir uzvunu kaybedince diğer uzuvlar gelişir derler ya, çirkin bir herif olduğum için evrimsel süreçte dilime vurmuştur olsa olsa 🙂

LGBT+ ilişkileri bilemeyeceğim nasıl yaşanıyor ama kadın erkek ilişkilerine çok fazla anlam yüklendiğini düşünüyorum bu coğrafyada. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde cinsellik nefes almak, yemek, su, boşaltım, uyku gibi temel ihtiyaçlarla aynı düzlemde yer alıyor. Ama biz onu oradan alıp en tepeye koymaya çalışıyoruz. Üstelik belli bir düzlemdeki gereksinimler giderilmeden bir üst düzeydeki gereksinimleri algılaması, ihtiyaç duyması da mümkün değil. Cinselliği doğru düzgün yaşayamadan, bu ihtiyacını gidermeden arkadaşlık, aile, başarı, özsaygı, özgüven gibi kavramlara bile geçmek mümkün değilken kitap okumaktan, kültürel faaliyetlerden, bir dünya görüşüne sahip olmaktan bahsetmek mümkün değil. Akıl orada takılı kalıyor çünkü. Seni sürekli geriye çeken, önüne ket vuran bir engel haline geliyor. O yüzden çok büyük anlamlar yüklemeden yaşanması ve üstteki düzlemlere geçilmesi gerekli diye düşünüyorum. Kimsede çapkınlığa bu kadar güzel bir kılıf uydurmamıştır herhalde 🙂

Uzun soluklu ilişkilerin rutine binmemesi, sıradanlaşmaması, ilk heyecanını kaybetmemesi mümkün değil. Şöyle bir kurgu yapıp bu çerçevede anlanlandırmaya çalışalım; bir kafede, barda, bir sosyal ortamda bir kadın veya bir erkek görüyorsun ve ilgini çekiyor, çekici geliyor. O mekandaki diğer kadınlar, erkekler değil de sadece o. Hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Neden? Bilinçaltında bir milyon tane küçük küçük sebeplerin bir araya gelmesiyle oluyor, saçları lisedeki aşık olduğun beden öğretmenine benziyor olabilir, mimikleri ilk gençlik yıllarında seyrettiğin bir porno filmdeki kadına benziyor olabilir, sigara tutuşu seyrettiğin bir filmdeki bir kadını andırıyor olabilir, antropolojik olarak doğurganlığı çağrıştırıyor olabilir, bir milyon tane, asla bilemeyeceğin, adlandıramayacağın sebep bir araya geliyor ve diğerlerinin arasından o sıyrılıyor.Buna istediğin adı ver, elektrik almak de, ilk görüşte aşk de, ne isim verdiğin önemli değil. Bu cepte dursun. Hadi karşındaki de senden hoşlandı varsayalım. Tanıştınız. Ne yapıyorsun doğal olarak kurduğun iletişimde o da seni beğensin, istesin diye oynamaya başlıyorsun. Oynamayı kötü anlamda söylemiyorum, yalan söylemek, gerçek olmayan şeyleri söylemek değil. O da olabilir ama iyi niyetli iki kişiden söz ediyoruz diyelim. Kişiliğini, karakterini, yaşam tarzını oluşturan şeylerin yerlerini değiştiriyorsun, karşındakine göre bir düzenleme yapıyorsun. Tıpkı manavların, balıkçıların tezgahta mostralıkları öne, üste koyması gibi. O kasadaki bütün elmalar, balıklar seni oluşturuyor ama sen karşındakine göre pozisyon alıp, onun en beğeneceklerini öne koyuyorsun, karşındaki de aynı şeyi yapıyor istemsizce, konuşma, iletişim sizi oraya götürüyor. Ortak ilgi alanları konuşuluyor, ortak paydada buluşmaya çalışıyorsun. Karşılıklı olarak karşındakinin beklentilerine göre düzenlenmiş iyi vitrinlerden söz ediyoruz. Tabii ki nedenini bilmeden ilk seni çeken fiziksel özellikleri de bunun üzerine koyalım. Gerçek olmayan, gerçek olamayacak kadar bir beğeni, çekim ortaya çıkıyor.Hadi buna da aşk diyelim. Zamanla birbirini tanıdıkça o çok yukarılara konumlandırdığın merdivenlerden basamak basamak aşağıya iniyorsunuz ve aynı düzlemde, tüm çıplaklığınız, tüm gerçekliğinizle yeniden tanışıyorsunuz. İtiraf etmeseniz de aynı insanlar değilsiniz. İşte orada eğer ortak payda alanında gerçekten dişe dokunur bir şeyler varsa, uzun vadeli bir paylaşıma imkan veriyorsa, sevgi, saygı, güven ortamı oluşuyorsa ilişki farklı bir formatta devam edebiliyor. Ne kadar devam edeceği, edebilecği ayrı bir konu, insanlar değişir çünkü.

Bir başka konu da bir takım şeylerin, cinsellik, aşk vb. ilk gençlik yaşlarında mutlaka yaşanıyor olması gerekliliği, hadi orta yaşlara kadar diyelim. Yaşanmadığı takdirde ileri yaşlarda büyük problem oluyor. Erken evliliklerin orta yaştan sonra bitmesi, orta yaş krizleri, aldatmalar, boşanma sonrası kabak çiçeği gibi açılarak cinsel açlıkla ergen gibi davranmalar, dam budalası haline gelme durumu.

Bir örnek vereyim, (Sinan’ın notu: Tanrım bu örneği kaç bininci kez dinlediğimi hatırlamıyorum artık! Hayır, her seferinde sanki ilk kez anlatıyormuş gibi iştahla anlatmıyor mu!!) herkesin olduğu gibi benim de ilk gençlik yıllarımdan süregelen hala buluştuğumuz dört, beş kişilik bir erkek çocuk grubum var. 30 -35 yıldır her sene bir veya iki kere buluşuyoruz. Aynı mekana gidiyoruz, aynı masaya oturuyoruz hatta masada oturduğumuz yerlerimiz bile aynı, hiç şaşmaz. Yıllar içinde çok değiştik, farklı yerlere evrildik ama o dönemde çok özel bir grubun paydaşı olduğumuz için, o günlerin hürmetine devam eden bir ilişki. Konuşmalar bile aynı, hal hatır, son gelişmeleri sorma, çocuklar, iş vb. ardından konuşacak bir şey kalmadığı için uzunca derin bir sessizlik, ardından zamanda yolculuk, “flashback” otuz beş yıl önce yaşananların, anıların tekrarı. Aynı yaşlardayız, üçü de üniversitede çıkmaya başladıkları kızlarla evlendiler, hala evliler. Hayatları boyunca başka bir kadınla birlikte olmadılar. Oldularsa da iki kez, bir gecelik bir şeydir. Bundan beş altı yıl önce yine aynı masadayız, yine aynı sessizlik bölümü, kabus gibi. Karşımda oturan edi ile büdü diyelim adlarına, bir sağa bir sola eğilip arkamda bir şeye bakıyorlar. Kendi aralarında fısıldaşıyorlar, ne bakıyor bunlar diye arkamı döndüm arka masamda dört tane kadın oturuyor. Onları kesiyorlar ergen gibi. Ne yapıyorsunuz? diye sordum, kem küm ettiler. Lan telefona bile bakmıyorum masa adabı gereği, sıkıcı da olsa bir araya gelmiş oturuyoruz. Bakıyorsunuz da ne oluyor dedim. Hiç birinizin kalkıp arka masaya gidip konuşacak cesareti ve tecrübesi yok. Çünkü otuz yıldır böyle bir şey yapmadınız. Hadi siz cesaret edemediniz arka masadaki kadınlardan biri sizi davet etse yine gidemeyeceksiniz heyecandan altınıza sıçtığınız için, yedek pantolonunuz yok. Hadi yedek pantolon bulup gittiniz diyelim ne konuşacaksınız? Amacınız belli o amaca giden yolda nasıl bir iletişim kurmanız gerektiğini bilmiyorsunuz, hiç yapmadınız. Hadi bunu da atlattınız, iletişimi kadınlar aldı götürüyor sizi evinize davet ettiler diyelim, gitme şansınız yok. Eşlerinizin arama saati bile belli saat on iki gibi önce edinin eşi arayacak, ardından büdünün eşi arayacak, hiç şaşmaz. Hadi bunu da göze aldınız gittiniz, telefon geldiğinde ebeleneceksiniz hiç yalan söylemediniz, eliniz ayağınız diliniz dolaşacak. Telefonu açmasanız olmaz açmamazlık etmediniz açmazsanız beni arayacaklar. Hadi bunu da atlattınız diyelim gece dışarıda kalamayacaksınız, hiç kalmadınız, hayatınızda bu gece de edide veya büdüde veya bende kalmadınız. Yine ebeleneceksiniz. Hadi bu bölümü de hallettiniz bir şekilde diyelim, otuz yıl sonra ilk defa bir kadınla yattığınız için erken boşalacaksınız. Bu da önemli değil, otuz yıl sonra ilk yattığınız ve erken boşaldığınız kadına aşık oldum sanacaksınız. Mucize eseri bütün bu aşamaları geçtiğiniz ve tekrar bir mucize olmayacağını bildiğiniz ve ilişki kuracak tek bu kadın olduğu için ilişkiyi yürütmeye çalışıp evde gizli gizli mesajlaşırken ebeleneceksiniz.

Bilmem sorularının cevabını verebilmiş oldum mu?

Meraklısı için not: gecenin sonunda herkes paşa paşa evine gitti.

Sinan Dirlik: Duygusal bir adam olduğunu söyleyebilir misin? Romantizm anlamında sormuyorum. İnsan ilişkilerinde, hayata bakışında? Duygusal kararlar mı yoksa mantığın mı ağır basar genel olarak hem insan ilişkilerinden hem de hayatın diğer alanlarında?

Ulvi Yaman: Burası biraz karışık. Duygusal bir adamım ama gerek ağır obsesyon gerekse işim gereği çok planlı, her boku hesaplayan biri olduğum için duygusal kararlar almıyorum. Bir tek motosikletle bir yerlere gideceksem plan yapmadım. Yolda, amaçsızca, zamana mekana bağlı olmadan yolda olmayı seviyorum. O yüzden akşam evden sigara almak için çıkıp Çeşme’de kahvaltı etmişliğim çoktur. Ota boka çabuk sinirlenen bir adamım, çabuk sinirlenirim çabuk geçer ama o arada gözüm hiçbir şeyi görmez,  rasyonellikten uzaklaşırım. O bölümde dünyaları yakabilen, köprüleri atabilen bir yapım var. Sonradan pişman da olmam “erekte egolu” biri olduğum için:) Zaten hiç pişman olmam, bir şeyi yaşadığım için değil yaşamadığım için pişman olmak gibi bir huyum var. Buradan da aklıma esini düşünmeden yaşadığım anlamı çıkıyor doğal olarak. O yüzden dedim ya karışık. Yaşlandıkça biraz duygusallaştım sanırım, baba oğul temalı filmlerde falan gözlerim doluyor artık.

Sinan Dirlik: Yemeyi içmeyi seviyorsun. Seni tanımayanlar her akşam bir yerlerde sabahladığını düşünebilir ama son derece evcimensin de. Ev ne ifade ediyor senin için? 

Ulvi Yaman: Yemeyi de içmeyi de seviyor değil, çok seviyorum. Hedonizmin doruk noktası benim için. İyi bir yemeği, iyi bir içkiyi iyi bir orgazma tercih ederim çok net. Yemek yapmayı, yemek yaparken içmeyi, yemekle ilgili okumayı da çok seviyorum. Yemek tariflerinden bahsetmiyorum, yiyecek içecek tarihi, kültürü, ritüelleri vb. Hatırı sayılır bir kitap koleksiyonum da var bu alanda. Pandemiye kadar çok uzun yıllar her akşam bir yerde olduğum da doğru, geçmişte işim nedeniyle, konser, etkinlik, kurulum, seyahat, iş yemekleri vb. Pandemiye kadar olan dönemde İstanbul’a gittiğimde de her gece bir yerde yemekte oluyordum çünkü zaman yetmiyordu toplantılar, görüşmeler vb. için. Ama yüzde doksan dokuzu işle ilgilidir. Rutin, aralıklı olarak belli dostlarımla buluşmalar dışında evde olmayı tercih ederim. Onlarda da mümkünse akşam üstü rakısını tercih ediyorum. Sevgili dostum, ortağım Murat’la daha sık bir rutinimiz var, aynı ocakbaşında akşam üstleri. Ama o da yarı iş sayılır.

Tüm bunların dışında aslında bırak asosyal olmayı, non-sosyal bir adamım. Sinemaya en son 96 yılında gittim sanırım, sinemada seyredemiyorum arkamdakiler fısıldaşıyor, pörtlemiş mısır yiyor sinirim zıplıyor. Konser vb. zaten yıllarca kendim düzenledim, iş için olmadığı sürece gitmiyorum. Tatile vb. gideceksem mümkünse motosikletle ve tek başıma olmayı tercih ederim. Orta okuldan beri motosiklet kullanıyorum, çok yol yaptım, hayatımda bir kere Mehmet Ada Öztekin ve Kaan Çaydamlı ile üç motor İstanbul’dan Eskişehir’e rakı içmeye gittik, onun dışında yolda hep tek başımaydım. İnsan da çok sevmem zaten. O yüzden ev benim için çok önemli. Ev benim için kurtarılmış, otonom bölgem. Evime de çok tanımadığım, samimi olmadığım insanlar gelmez, istemem. Ama aksine sevdiğim az sayıdaki insanı da evde ağırlamaktan, yemek yapmaktan vb. büyük keyif alırım. Obsesif olduğum için eşyalarıma dokunulmasından, kurcalanmasından, yerlerinin değiştirilmesinden hoşlanmam. Temizlikçilerle büyük sıkıntı yaşıyorum. Çalışma masam dağınıktır ama o dağınıklığın kendi içinde bir düzeni vardır. Sehpada yeni alınmış ve/veya o aralar okuduğum kitaplar vardır, yerleri değiştirilir, kaldırılırsa dengem bozuluyor. O yüzden temizlikçi gelmeden önce sehpanın, çalışma masasının vb. cep telefonuyla fotoğraflarını çekiyorum, yerlerini değiştirirse aynı şeyleri aynı yere koyabileyim diye. Mutfağa başkasının girmesinden hoşlanmam, mutfak benim alanım. Kıbrıs’a taşınmadan önce büyük bir bölümünü dağıtsam da 10-15 bin civarında bir kitap koleksiyonum var (kimsenin anlayamayacağı bir düzende duruyorlar raflarda, başkası için çok karışık gelebilir ama elimle koymuş gibi bulurum aradığımı), kitaplarım, wi-fi, bilgisayarım, içkilerim, purolarım, arzu nesnesi objelerim, eşyalarım ve kahve olduğu sürece günlerce, aylarca evden çıkmasam rahatsız olmam. Pandemi ve yasaklarda evde oturmaktan en az rahatsız olan insanlardan biri olabilirim diye düşünüyorum. Evde de bir rutinim var, yine obsesyon, sabah erken kalkıp cücemle vakit geçiriyorum, kahvaltı, oyun, yuvaya hazırlık vb. O gittikten sonra, bilgisayar başına oturmadan önce terasta kahve sigara, ardından salonda herifin dağıttıklarını toparlama, mevcut, standart düzene geri dönüş. Mailler, toplantılar, iş. Akşamüzeri cüceye yemek hazırlama, terasta çiçekleri sulama ritüeli. Yuvadan gelince cücemle vakit geçirme, onu uyuttuktan sonra yani 9 buçuk- 10 gibi kendime ayırdığım vakit başlar. Proje, yazı yazılacaksa, kitap okunacaksa, filim seyredilecekse onlar için ayrılmış bir zaman dilimi. Üç buçuk, dört gibi yatış, sabah yedi buçuk kalkış. Gece insanıyım. Hayatım evde geçtiği için ev hayattır.

Sinan Dirlik: Ne dersin? Yaşlanıyor muyuz yavaş yavaş? Nasıl görüyorsun yaş almayı? Ölümü? Düşündüğün oluyor mu ara sıra?

Ulvi Yaman: Kendi adıma konuşayım, yaşlandım. Çok yavaş yavaş da olmadı diye düşünüyorum. O kadar koşturma içinde yoğun geçti ki hayat, birden fazla hayat yaşamış gibi hissediyorum. Yaşlılığı çok dert etmiyorum ama fiziksel ve mental olarak çok yorgun hissediyorum. Asıl sorun burada bana göre. Yavaşlamayı, nasıl yavaşlayacağımı da bilmiyorum. Yaşlanmakla ilgili “Yaş Elli Beş, Yolun Neresi Eder?” diye bir yazı yazmıştım zaten burada uzun uzun tekrar etmeyeyim. Yazının sonunda “herhangi bir şeye hala heyecan duyuyorsanız, heyacanınızı kaybetmediğiniz sürece hala gençsiniz; yukarıdaki emareleri boş verin, boktan olanlarıyla zaten yaşamayı öğreneceksiniz, bazılarını avantaja çevireceksiniz, kimisi çok eğlenceli gelecek eğer kendinizle dalga geçmeyi seviyorsanız…” demiştim. Buna gerçekten inanıyorum. En başta oğullarım bana büyük heyecan veriyor, beni genç tutuyor. Yaptığım işi hep çok sevdim, hiçbir zaman Pazartesi sendromu yaşamadım, hala çalışıyorum muhtemelen ölene kadar da çalışacağım. Hala bir çok şeyden keyif alıyorum, tutkulu olduğum şeyler var. Ha ne var, tahammül sınırlarım azaldı, daha çok şey batıyor, yaşlandıkça daha huysuz oluyorum ama bunlar da dert değil, genellikle karşımdakiler için daha büyük dert oluyor, onlar düşünsün deyip geçiyorum. Yeni dövme yaptırmıyorum mesela şunun şurasında kaç yıl daha yaşayacağız maliyetini kurtarmaz diye.

Özellikle ölümü düşünmüyorum ama nüfus kağıdı eskidikçe ölüm etrafında çok daha fazla dolanmaya başlıyor, sevdiklerini kaybetmeye başlıyorsun, o kendini sana düşündürtmeye başlıyor dolaylı yollardan. Sen de biliyorsun çok dostumu kaybettim. Kayıplarla birlikte anılar da silikleşmeye başlıyor.

Ateistim ama “Allah sıralı ölüm versin” lafını çok önemserim, sıralı olduktan sonra ölümle ilgili çok bir derdim yok. Çok uzun yaşamak gibi bir beklentim de yok, mümkünse çok uzun da olmasın zaten. Elden ayaktan düşmeden, kimseye muhtaç olmadan, kimseye sıkıntı, eziyet vermeden, yük olmadan olsun. Yaşadığımızı yaşadık, bundan sonrasının çoğu tekrara giriyor zaten, çok da önemli bir adam değilim, sevdiğim, beni seven sınırlı sayıda insan dışında çok da büyük bir kayıp olmayacak, uzun yaşarsam kansere çare bulacak, insanlığa büyük bir katkı yapacak bir durumum da yok. Ölüm gelene dek mümkünse kaliteli bir yaşam tarzı olsun yeterli.

Planlı programlı bir herif olduğum için özellikle çocuklarla ilgili ayarlamaları yapmaya çalışıyorum elimden geldiğince, gücüm yettiğince, öldüğümde gözüm arkada kalmasın diye. Onları da halledebilirsem 1.91 boyunda, 125 kilo çeken bir adamın yattığı dört kollunun altına girecekler düşünsün taşırken.

Sinan Dirlik: İçinde uhde olarak kalan, “lan şunu da yapamadım ya!…” dediğin ne var?

Ulvi Yaman: Yok…Geçmişe doğru baktığımda; çok fazla beklentisi olan, hayat dolu bir adam olmadığım ve aklıma eseni, istediklerimi de yaptığım için çok netim bu konuda. Yok…Gençken babam bir keresinde “oğlum yaprak gibisin rüzgar ne taraftan eserse kendini bırakıp o tarafa gidiyorsun” demişti, “ben de yeter ki rüzgar olsun” demiştim. O rüzgar hep oldu. Fakat önümdeki kalan zamanda az da olsa yapmak istediklerim var –ki bunlar geçmişte yapabileceğim şeyler olmadığı için rahatlıkla ikiye ayırabiliyorum. Cücemin büyümesini, büyürken onu görmeyi, yanında olmayı istiyorum, büyük oğlumla çok daha fazla vakit geçirebilmeyi istiyorum. Üçümüz birlikte rakı içelim, büyük oğlumla yaptığım motosiklet turunu üçümüz yapalım istiyorum mesela. Sevdiğim insanlarla yapmak istediğim, yaşamak istediğim şeyler var. Bunları da yaşayabilirsem ölsem eksiksiz ölürüm.

Sinan Dirlik: Neyse, ben yatıyorum artık… Var mı bir diyeceğin?

Ulvi Yaman: Ne diyeyim başka? Kütahya, Tavşanlı yöresine ait bir türkü dinleteyim sana bari son olarak… Nida Ateş’ten gelsin: Mükellef İlan Oldu

Leave a Reply