Kendi Dev, Yüreği Dev, İşleri Dev Bir Adam: Fırat Kasapoğlu

Otuz yılımı verdiğim etkinlik sektöründen çok özel, çok güzel bir adamla tanıştırmak istiyorum sizi.

Fırat Kasapoğlu

Aslında bir çoğunuz kendisini tanımasanız da yaptığı etkinliklere mutlaka katılmış, izlemiş bir parçası olmuşunuzdur. Bir parçanız olmuştur. Belki İKSV’nin konserlerinde, Rock’n Coke organizasyonunda, konser turnelerinde, Body, Lenorda Vinci gibi sergilerde gölgesi üzerinize düşmüştür, belki Türkiye’de gerçekleştirilen Eurovision şarkı yarışmasını televizyondan izlerken dokunuşunu hissetmişsinizdir.  Dev gibi bir adam Fırat Kasapoğlu, fiziği kadar yüreği de dev gibi bir adam. Hani masallarda iyi yürekli devler vardır ya, bizim sektör için bir masal kahramanıdır Fırat. Dostum olduğu, aynı sektörden olduğum için gurur duyduğum bir adam. Bizim sektörde işini titizlikle yapan, kılı kırk yaran ender isimlerden biri. Çok uzun yıllara dayanan dostluğumuzda yüzünü bir kez olsun asık görmediğim, bitmeyen enerjisiyle etkinlik boyunca sağdan sola koşturan bir adam. Gerek ulusal gerekse uluslararası deneyimlerini gençlerle, meslekten genç profesyonellerle büyük bir heyecan içinde paylaşan, deneyimlerini ilgili STK’larda canla başla anlatan, bir şeyleri değiştirmeye çalışan bir profesyonel.

Uzun yıllar Amerika-Türkiye arasında mekik dokuduktan sonra artık Amerika’ya yerleşmiş olsa da gerçekleştirdiği projelerle bizlere yaşattığı deneyimlerin izleri, dokunuşları, hep bizimle.

Umarım zaman içerisinde daha bir çok yeni, büyük, etkileyici projeyle bizlere dokunmaya, hayatımızı güzelleştirmeye devam eder.

Ben kısa keseyim ve sözü Fırat’a bırakayım o zaman…

Ulvi Yaman

28 Temmuz 2021

Ulvi Yaman: Selam dostum, hatırlayamadığım kadar uzun zamandır tanışıyoruz, aynı sektörde rakip olsak da dost olmayı, etik davranmayı başarabilmiş çok az sayıdaki insanlardanız. Yaptığın işleri gerek tüketici gözüyle gerekse profesyonel bir bakış açısıyla her zaman çok takdir ettim. Ama en baştan başlamak istiyorum, bu sektöre nasıl düştün 🙂

Fırat Kasapoğlu: Düşmek gerçekten doğru bir terim (Gülüşmeler), esasında çocukluktan beri hep bir şeyleri organize etmek vardı kanımda ama bunun bir meslek olduğu ile ilgili hiç bir fikrim yoktu. İlk ticari organizasyonum Fenerbahçe Lisesi’nde son sınıfın bitirme çayı denen organizasyonunu yapmam oldu. Hiç unutmam The Marmara da önce büyük balo salonunu alıp sonra korkudan opera salonuna geçmiştik.

En komiği okulun son günü, okul müdürü konuşma yaparken bir bitirme çayı organizasyonu var sakın gitmeyin legal değildir diye ilan etti. Sanırım o bizim işimize yaradı doldu taştı bizim organizasyon. Ama sonrasında hadi başka bir şeyler yapayım demedim. O sene TRT Gençlik Korosunu kuruyorlarmış annem sen seversin gir dedi, seçmeleri kazanıp girdim. Koro’nun konser işlerini organize eder buldum kendimi, malum bir önde olma isteği yada iş yapma hevesi mi nedir bilmem ne zaman koro için bir şeyler yapılması gerekiyorsa bana kalıyordu. İşte o koronun İstanbul Festivaline girmesi benim hayatımın dönüm noktası oldu. Aya İrini’deki konserin de organizasyonunu yapmıştım ve konser sonrasında sevgili şefim Gökçen Koray senin gibileri arıyor vakıf istersen git çalış dedi, Rahmetli Aydın Gün’e yolladı beni. Bende benim gibi her sene oraya çalışmak için başvuran bir sürü genç ile beraber festivalde çalışmaya başladım. Sonrası uzun ve hikayelerle dolu yıllar. Bu yıl 38. yılım bu meslekte, nasıl geçti anlamadım, çok eğlendiğim için hiç kendimi çalışır görmedim hep eğlendim. Sektöre düşme işi böyle.

Ulvi Yaman: Woodstock’ları düzenleyen Michael Lang gibi efsane bir isimle birlikte çalıştığını ve dost olduğunuzu biliyorum. İstanbul’a geldiğinde tanışıp, geçirdiğimiz kısa sürede bile enerjisine hayran olmuştum. Biraz senden dinleyelim mi Michael’ı ? Buradan Rock’n Coke’ bağlayacağım.

Fırat Kasapoğlu: Sene 1992, ben bir yıl önce Amerika’ya iki ay kalıp etrafa bakacağım diye geldim ama kalmak nasip oldu. Yaz başı İstanbul’a gelip İstanbul Festivalinde çalışıyorum yaz sonu dönüp New Orleans’ta yaşıyorum. O sene vakıf Türkiye’nin ilk stadyum konserini yapacak ve Bryan Adams gelecek. Tabi çok komik ve unutulmaz hikayeler var içinde ama benim hayatımı değiştiren kısmı onlar değil. Konserden bir gün önce sevgili Yasemin Pirinççioğlu sahne arkasına geldi, VIP turizm her zaman olduğu gibi VIP bölümünü yapıyor konserde. Yasemin hanımın yanında biri var ve siz tanışın iyi olur dedi ve tanıştık adamın adı Michael Lang. Ben deli gibi koşuşturduğum için bir hafta sonra The Marmara lobby de buluşmak üzere sözleştik ve buluştuk.

Uzun bir sohbet ve benim adını uzaktan duyup yarım yamalak bildiğim Woodstock efsanesi ile tanışmam oldu o buluşma. Unutmayalım internetin, cep telefonunun olmadığı, bilginin çok limitli olarak Türkiye’ye geldiği zamanlar bunlar. Şimdilerde doğan çocuklar her türlü bilgi yüklenmiş geliyorlar biz o bilgilere nasıl ulaşırdık iyi bilirsin. Michael ile dostluğumuz seneler içinde gelişti, biraz ağabey kardeş, aile haline geldik. 

Birlikte  Woodstock’94 ve Woodstock’99 u ve bir çok başka projeyi yaptık. Ben 2000 yılında New Orleans’tan Woodstock’a taşınınca artık her günümüz beraber geçer hale geldi, evler yan yanaydı diyebilirim. Michael’ı anlatmak hem zor hem kolay, hiç bir şeyin siyah yada beyaz olmadığı bir düzlemde yaşar Michael. Yani her şey gridir. Hiç bir şey yerine oturmadan son karar verilmez. Son dakika bile olsa hep bir başka yol bulunabilir yada o yol çıkar gelir bir yerden. Bunu anlaması zor olabilir ama bizim işlerimizde son noktayı koymadan hep bir şeyler beklemek durumu vardır sen iyi bilirsin, hani şunu şöyle mi yapsak böyle mi diye karar vermek için başka şeyleri beklersin ya, işte Michael onun tartışmasız kralı diyebilirim sana. Bir şekilde hep dört ayağını üstüne düşebilen ve etrafındakiler tarafından çok sevilen bir vizyoner yada hayalperest hangisini uygun görürsen onu kullanabilirsin Michael için fark etmez, dedim ya ne siyah ne beyaz hep gri ve tonları 🙂 Çok fazla şey anlatabilirim hayatı ile ilgili ama onları zaten okuyucular bulabilirler. 

Woodstock 69

Ulvi Yaman: Amerika’da bir çok organizasyon yaptın, festival yaptın. Türkiye’nin de etkinlik sektörünün tarihçesine imza atacak, çok önemli bulduğum “Rock’n Coke” organizasyonunu gerçekleştirdin. Biraz “Rock’n Coke” organizasyonunu anlatsana. Nasıl başladı, ne zorluklarla karşılaştın, neler yaşandı?

Fırat Kasapoğlu: Öncelikle RNC den başlayayım:

Yıl 2003, 1983 ten 1996 ya kadar İstanbul Festivali var hayatımda her sene (1994 hariç), 94 ve 99’da Woodstock festivalleri de eklenince ben iyice festivalci oldum. Bu arada Michael ile beraber 2000’lerin başında bir süre Tarkan’ın “management” ekibine katılık, 2003 yılında bir yaz turnesi için hazırlanıyoruz, Temmuz turneyi yapıp döneceğiz. O dönemde Tarkan da NY’ta yaşıyor. 

Ön hazırlıklar için gelip gidiyorum İstanbul’a, IKSV Genel Müdürü Görgün aradı ve Pozitif’in bir festival yapmak için benim ile görüşmek istediğini söyledi. Sevgili Mehmet, Ahmet ve Cem ile buluştuk, konuştuk. Onlar bu yola çıktıklarında Hollanda dan Black Box ekibinden danışmanlık almışlar ve gelen ekipten beni Woodstock’tan tanıyan bir arkadaşım bu işi yapan bir Türk var diye adımı vermiş. Neyse, tamam yapalım dedim ama benim turnem var ve ancak sonrasında gelebilirim, ama gidene kadar da toparlarım bir şeyleri diye düşünürken Tarkan bir kaza geçirdi, turne iptal oldu ve ben “full time” RNC’a geçtim. Bazen her şey kısmet yani. 

Çok detaya girmeyeyim diyorum ama başlayınca bazen kaçıyor kusura bakma.

Gelelim RNC işine, ilk anda durum şöyle, Coca-Cola basın toplantısı yapıyor ben daha bir kaç gündür projeye dahil olmuşum ve ekranda bir video var bunlar olacak, şöyle olacak, böyle olacak diyor. ben baktıkça içim akıyor, bana bahis edilen bütçe ile bunların beşte birini bile yapak mümkün değil. Bir yandan neyi nereden bulurum diye bakıyorum deli gibi malum o dönemde olmayan şeyler çok (Gülüşmeler).

Neyse çalışıp dönüyorum ve bütçenin ilk verilenin dört katına geleceği haberini veriyorum, olsun buna baş koyduk diyor CC ve devam ediyoruz. Sevgili Mehmet Sponsorlardan sorumlu, Cem deli gibi sanatçıların peşinde, Ahmet herkesin kıçını topluyor, finans onun işi. Geri kalan festivalin her türlü yapısalı, tekniği, servisleri ve organizasyonu bende. Pozitif’in dünya şekeri bir ekibi var yanımda ve her gün üçer beşer yeni eleman alıyoruz. 

Çok güzel olaylar anılar var bu günlerin içinde ama onlara girersem bu söyleşi bitmez. 

Çekirdek bir ekip ile biz festivalden bir aydan fazla önce kurdurduğumuz çadırda yaşamaya başlıyoruz. Çadır diyorum ya o zaman bize 20,000 metrekare çadır lazım kiralık, çadır yapıp satan bir firma var onları ikna ediyorum, aynı şey tuvaletler için de geçerli, onların elinde 50-100 adet var bana 400 adet minimum lazım, onlarda sağ olsunlar yatırım yapıp sayılarını artırıyorlar. Jeneratörden çite kadar aklına gelebilecek her şey için var olanın üstünde ihtiyacımız olduğundan dolayı bu işleri yapanların da bizimle büyümesini sağlamaya çalışıyorum diğer tarafta hiç olmayan şeyleri de icat ediyoruz. Anlayacağın sektörü bir kaç adım ilerletiyoruz hep beraber. 

Ekip büyüyor her gün, çekirdek ekip yüzün üzerinde, hep beraber koğuş hayatı yaşıyoruz büyük çadırımızda. Yatak, duş, havludan yemeğe kendi başına yatmalı bir festival bizim çalışma ortamı. Gündüz ziyaretçiler var proje ile ilgili, bir dünya adam gelip gidiyor, kurumsal ekipler, teknik ekipler etraftaki köylerden merak edip gelenler falan inanılmaz bir beklenti ve merak var herkeste. Pırlanta gibi gençlerden bir ekip oluştu kısa sürede ve her konuda daha önceki deneyimlere dayanan ama kendine has sistemler, yapılar geliştirerek yapıyoruz her şeyi.  

Daha önce Türkiye’de yapılmamış bir dünya ilk’e imza atıyoruz, her konuda, hatta o kadar ileri gidiyoruz ki bazı yaptığımız şeyler dünya festivallerinde de yapılmamış şeyler. Dünya festivalleri tatil köylerindeki gibi  boncuk ve benzeri şeylerle para operasyonunu yaparken biz “Rock Card” diye ön ödemeli kart sistemi kuruyoruz. Oturduğumuz yerden satışları an be an izliyoruz. Millet kafayı yedi, zaten takip eden senelerde ziyaretimize gelen bir sürü festival oldu sade para sistemi için. Diğerleri de var tabii ki bir ara onları da toparlayıp yazacağım bir kitap. Zira her konudaki hikayeler inanılmaz. 

Toparlarsak Rock’n Coke benim için en çok zevk aldığım projelerin başında gelir, orada yaşadıklarımız ve daha önemlisi yaşattıklarımız o kadar güzeldi ki anlat anlat bitmez.  O güzel ekip ile hep daha iyisini yapmak hedefi ile dört yıl festivali geliştirdik, acil durum planları yapıp uygulayabildik, bunu çok az organizasyon yapmıştır sen de çok iyi bilirsin. 2005 te “50 cent” sahnedeyken başlayan fırtına da alanı boşaltmamız, insanları araçları ile yollamamız o kadar akıcı oldu ki biz bile şaşırdık (Gülüşmeler).

Rock’n Coke Türkiye etkinlik tarihinde çok önemli bir aşama oldu, bunu her zaman göğsümü gere gere gururla söylerim, orada kurduğumuz ekip bugün etkinlik sektörünün üst yerlerinde devam ediyor hepsini çok özledim beki bir 20.yıl yaparız bir araya gelip. 

Ulvi bu iş beni duygulandırdı biraz, dedim ya her anı hikayelerle dolu bir oluşum Rock’n Coke ve benim için herkesten daha özel. 

Uzattıysam kusura bakma ama daha başlayamadım bile anlatmaya, sadece ucundan bir atomuna değebildim. Nasıl yaparız bilemedim şimdilik bu kadar RNC yeter galiba. 

Ulvi Yaman: Amerika’da etkinlik yapmak ile Türkiye’de etkinlik yapmak arasında ne gibi farklar var? Yasal izinler, işleyiş, süreç, yaratıcılık vb. anlamında soruyorum.

Fırat Kasapoğlu: Gelelim Amerika’da iş yapmaya; Birazdan Indianapolis’e, o ünlü Indy araba yarışlarının yapıldığı “Indiana Motor Speedway”e gideceğim, Chevrolet için beş ay sürecek bir tanıtım ve eğitim programı bu, 150 kadar yeni model arabalar ve malum binlerce “dealer” ve satış ekibi, kendi başına bir festival yani.  

ABD hayatı insanların ev ve araba almaları üzerine kurulu bir sistem olduğu için insanlar bir şekilde bunları alıyorlar. Fikir versin; Türkiye’de geçen sene satışlar düştü ve 350 bin civarında araç satıldı toplamda. Burada sadece Toyota Camry yılda milyonun üzerinde satıyor. Zaten toplam araç satışı 20 milyon civarında. Hele şimdi elektrikli araçlar da çıkmaya başladı, önümüzdeki bir yıl içinde 20 – 30 arası elektrikli yeni araç çıkacağını göze alırsan bunun tanıtım ve etkinlik tarafının ne kadar yoğun olacağını da tahmin edebilirsin.  Covid olayı artık iyice etkisini azalttığı için etkinlik sektörü hareketlendi. 2020 Mart ayında iptal olan işlerden sonra bu ilk proje benim için. “Online” başladık iki ay önce ve “on site” bugün başlıyoruz. 

Bunları neden anlattım, Covid’den en çok etkilenen sektörlerin başında geliyoruz, evet “online” etkinlik diye bir oluşum büyüdü bu arada ama pardon almayayım, ben eski kafalıyım internetten etkileşim bana yavan geliyor. 

90’larda ve 2000’lerde Amerika’ya gelenler bilir, bizim cep telefonu sitemimiz beş çakardı Amerika’nınkine. Hala öyle mi bilemiyorum ama o zamanlarda deli ederdi beni cep telefonları. Tabi bunun arkasında başka bir şey var Amerika’da olan bizde olmayan, cep telefonu Türkiye’ye 1994 yılında geldi (belki bir sene öncesi), Amerika’da cep telefonu 70’lerin sonundan beri var. Dolayısı ile kurulu bir sistemleri olduğu için onu  yeni teknolojiye geçirmeleri zaman aldı ve biz en son teknoloji ile başladığımız için onlardan çok daha iyi bir sistemimiz oldu. 

Aynı şey iş yapmak konusunda da geçerli, ben prodüksiyon planı deyince hala “word” dokümanı çıkartıyorlar karşıma deli oluyorum. 

Bunların yanında hepimizin özlemini çektiği şeylerde var, mesela proje bütçesini baştan söyleyen, baştan işin parasının yarısını ödeyen, iş bitince fatura yolladığında verdiği terminde parasını ödeyen bir müşteri.

İnsan faktörünün girdiği her yerde nerede olduğunun önemi yok hep o insanların tecrübeleri ve işlerine bağlılıkları doğrultusunda verimli çalışabiliyorsun. Yani Türkiye’deki bir kasa elmada da çürük çıkıyor Amerika’daki bir kasa elmada da. Önemli olan onu ayıklayabilmek. 

İşçilik pahalı ve işinin ehli adam bulmak zor, en basit işler için bile bazen adam bulamadığın oluyor. Ya da bulduğun adamlar senin vereceğin işi senin istediğin zamana yapamıyor. Hani biz gecenin bir köründe baskıcıyı arayıp hadi acele şunu bir daha bas deriz ve hemen gelir ya hani, o burada yok. Değil  baskıyı yetiştirmek, bilmem ne kadar önceden vermezsen zaten yapamıyorlar. Ayrıca fiyatları da çok pahalı. 

Bizim stant yapanların canını yiyim diyorsun zira burada adamlara anlatmak da dert yaptırmak da dert, üzerine kalite vasat. Tabi ki çok çok iyiler var ama onların hem fiyatları çok pahalı hem terminlerine uymak için projeyi altı ay önce yapıp bitirip, kurmak için vaktinin gelmesini beklemek gerekiyor. 

Ama burada da bizdeki gibi her şey tam olsun diye canını dişine takıp uykusuz çalışanlar var, zaten sektörün gerektirdiği bir şey. 

Şimdilik bu kadar yeter sanırım, sen sor öyle devam edelim derim. 

Ulvi Yaman: Senin de çok iyi bildiğin gibi bizim sektörün çoğu alaylı, bu işin eğitimini almadık, sahada deneme yanılma yoluyla öğrendik. Ben de sen de başta Bilgi Üniversitesi olmak üzere bir çok üniversitede eğitimler, seminerler verdik veriyoruz, biraz da bu işin eğitiminden bahsedelim mi? Amerika’da nasıl, Türkiye’yi bu konuda nasıl görüyorsun? Neler yapmak lazım.

Fırat Kasapoğlu: Evet atalarımızın da dediği gibi eğitim şart ama bizim sektörde eğitim durumları hep farklı oldu. Zamanında bir laf vardı “Oxford vardı da biz mi gitmedik “ diye, bizim teknik ekip hep söylerdi ne okuduğunu soranlara. Benim şansım yaver gitti biraz eğitim konusunda, mesleğimi üniversiteden önce seçmiş olmamın verdiği bir avantajı kullanıp elektronik okurken bir kaç kişi birleşip “recording” teknikleri üzerine eğitim istedik ve okul bunu sağladı. Boğaziçi’nden mezun olduktan sonra Amerika’ya geldiğimde bu işin okuluna da gideyim diye University of New Orleans’a gittim, pratik bilgileri teori ile birleştirme fırsatım oldu, herkes tersini yapar önce okulu okur sonra pratiğe geçer ama ben malum biraz ters yaptım o işi. 

Ama başa dönersek IKSV’de çalıştığım yıllarda gelen misafir prodüksiyon ekipleri benim birincil prodüksiyon eğitmenlerim oldular, hepsi tam anlamı ile “crash course” oldu bana. Bu arada festivali yaratan ve yöneten vakıf ekibini atlamamak lazım, sevgili Cevza Aktüze ve Aydın Gün başta olmak üzere vakıftaki herkesten bir şeyler öğrendim. Şaka değil, vakıfta senden önce orada olan herkesten bir şeyler öğreniyordun çaycı dahil.  Her konuda, biletten, sahneye bu işlere yıllarını vermiş insanlar vardı etrafımda. Tabi ki zaman içinde işler değişmeye başladı, hep klasik müzik, opera derken birden 1985 yılıydı yanılmıyorsam Ray Charles geldi, gelmeden altı ay önce bir faks, festivalin “production manager”i kim diye sordu. Bugün gibi hatırlıyorum Cevze hanımın bana dönüp “Fırat sen ol bu teknik adamlarla bir tek sen anlaşırsın” dediğini. Haklarını ödeyemem hiç birinin, özellikle o genç yaşta dik kafalı halimle hepsine çok çektirdiğim de oldu. Yenilik getirmek için yırtındığım dönemleri unutamıyorum, AKM’de her şeyin yeri ve nasıl olması gerektiği o kadar bellidir ki kimse değiştiremez. Ben hepsini değiştirdim, öyle yada böyle de oluru kabul ettirdim ve çok eğlendim. 

Açıkhava tiyatrosunun çatısı yok o zamanlar, yine çok şeyler öğrendiğim sevgili Necdet Altınçizme ve o dönemin İstanbul Devlet Opera ve Balesi teknik ekipleri ile beraber başladık gelenleri ağırlamaya. Ray Charles’ın arkasından bir tufan halinde geldiler, Miles Davis, Bob Dylan, Joan Baez, Santana, Jetro Tull ve niceleri,  hatırlarsın o dönemi. AKM önünde geceden bilet kuyruğunu da sevgili Ahmet Erenli ile başlattık, daha doğrusu o zaman Ahmet daha vakıfta çalışmaya başlamamıştı ( Ahmet’in seneler sonra İstanbul Festival Direktörü olması da ayrı ve güzel bir hikayedir) ve bilet almak için geceden gitmek istiyordu, ben ve bir iki arkadaşım da hadi bizde katılalım dedik. Sabah vakıf ekipleri geldiğinde geceden herkesin kuyruk olduğu düzenli bir ortam buldu ve şaşırdı, görev adamıydık işe el koyup düzen getirdik (Gülüşmeler). 

Neyse, işte bunlarla eğitiminin çemberinden geçtim denebilir. University of New Orleans’ta dersler alıp 1994’te Woodstock’94  yapana kadar işlerin Amerika’da  nasıl yürüdüğünü sadece tahmin ediyordum ama içine girip 350,000 kişilik festivali yapınca gerçekten ne olduğunu anladım diyebilirim. Daha önce kafamda oluşturduğum ütopik durumların hiç olmadığını, burada da insanların neredeyse yüzde doksanının alaylı yetiştiğinin farkına vardım. Evet bazı konularda eğitim olmadan lisans alınamadığı için o konular hariç diğer her konuda neredeyse herkes alaylı denebilir. Eğitim veren okul çok olmakla beraber verilen eğitimler belli ihtisas konuları üzerine. “Production Management”ı istediğin kadar anlatıp yazılı yapabilirsin, ama öğretilebilecek bir şey değil. Yaşayarak öğrenmek gerekiyor ve insanın tabiatına da çok bağlı, bir çok eğitim aldığını iddia eden adam gördüm ama bir “stagehand” kadar doğru karar veremiyorlardı. İşin fıtratında var zira hiç bir mekan diğerinin aynı değil, hiç bir sanatçı diğerinin aynı değil, hiç bir seyirci ya da katılımcı grubu aynı değil, neredeyse hiç bir durum diğerinin aynı değil dolayısı ile senin bilgi birikimin ile olayı toparlayıp herkese yol yöntem vermen gerekiyor. Bunu hiç bir üniversite de veremez maalesef. 

Evet ben de Bilgi Üniversitesinde Prodüksiyon ve etkinlik planlama anlattım ama sadece bir takım metodolojiler verebildim çocuklara, sonrasında çok adam yetiştirdim ama hepsi işe girip çalışarak öğrendiler. En kısa eğitim yöntemi iş verilmez alınır üzerine kurulu olandır (Gülüşmeler). 

Kısacası bu işin Oxford’u Türkiye de IKSV oldu benim için. Bu konu için bu kadar yeter galiba zaten bu gidişle kitaba dönecek bu röportaj (Gülüşmeler)

Ulvi Yaman: Türkiye’nin ilk stadyum konseri, sanırım 92 veya 93 yılıydı Bryn Adams ile, 95 yılında Tarkan ile ilk stadyum turnesi, 2004 Eurovision Şarkı Yarışması gibi bir çok etkinliğin altında imzan var. Bugüne kadar en keyif aldığın, anlatmaktan hoşlandığın etkinlik hangisiydi ve neden?

Fırat Kasapoğlu: Bu sorunun cevabını veriyorum e – Hepsi. Evet her yaptığım işten çok zevk aldım, hepsi üzerine saatlerce anlatabilecek hikayelerim var. 

İlk stadyum konserinde her gelen forklift’in bozulması ya da zavallı Bryan Adams’ın hasta olması mı? Tarkan turnesinde kimsenin aklına gelmeyecek yurdum insanı hikayeleri o kadar güzel ki anlatamam ya da  2004 Eurovision’un sahne arkası gerçekleri ve nasıl oldu da son dakikada İsveç’e gitmekten döndürdüm kendi başına kitap. 

RNC’nin yeri belki biraz daha farlı diğerlerinden, A’dan Z’ye prodüksiyonunu sıfırdan bir sürü canla başla çalışan genç arkadaşımla gurur duyacak bir etkinlik haline getirmenin verdiği haz hala benimle. O kocaman Hazerfen havaalanında her metrekare için sürekli birileri ile savaşmam gerektiğini çok iyi hatırlıyorum. Elektriğinden, suyuna, gazından temizliğine bir şehir kurduk biz oraya hem de ful belediye hizmetleri ile bir nevi RNC Cumhuriyeti olduk. Ucundan değenin bile canı gönülden çok severek çalıştığı bir ortam oldu. Düşünsene; emniyetten jandarmaya, İETT’den Çatalca Belediyesi’ne, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nden Valiliğe, yerel Kaymakamlığa, İl Sağlık Müdürlüğü’ne kadar aklına gelebilecek her kurum ile ortak çalıştık. Bir konser değil bir şehir kurup binlerce genci getirdik, o dönemin şartlarında hiç de kolay olmayan bir şeye imza attık. Burada Coca-Cola’nın hakkını vermek lazım onlar sahiplenmeseydi öyle bir festival Türkiye’de daha uzun seneler olamazdı. Aynı şekilde Pozitif ve ekiplerini de unutmak istemem. 2006 yılından sonra bıraktım başka bir kitapta onları da anlatacağım. 

Al sana iki küçük anı; 

Festivalin en önemli konularından biri güvenlik ve acil durum planı, gözüm gibi bakıyorum her detayına ve sürekli yeniliyorum. Her çıkıp dolaştığımda bir şeyler bulup düzeltiyorum falan, sen anlarsın bunu çok iyi. Ana giriş kapısının yanında toplu çıkış için büyük kapılar yaptık ki acil durumda hemen çıkarabilelim diye insanları. Festival sırasında gezerken gözüme ilişti tipik Türk bir arkadaş arabasını o kapının önüne güzelce park edip bırakmış ve bunu nasıl bizimkiler görmedi o ayrı bir konu. Tabi ki her konuda olduğu gibi trafik departmanı Serdar’ı telsizden arayıp çekicin var mı diye sordum ve o da tabi ki hemen geliyorum dedi ve elinde çekiç ile geldi. Hala gülüyorum. 

İlk RNC festivaline on gün kadar var, gece yarılarına kadar çalışıyoruz ama saat on iki oldu mu elime sopa alıp herkesi yatırıyorum, bana sağlam, uykusunu almış adam lazım diye. Yine öyle bir gece, Coca_Cola’dan sevgili Umut’da var masaların üzerinde planlarla uğraşıyoruz, bir den çat çut bir takım sesler gelmeye başladı, daha ne oluyor demeden bir şey geldi tepeden, yerden sekerek gitti. Yanına gittim, elime aldım, az ezilmiş bir tabanca mermisi çıkmaz mı! Herkesi dışarı kovaladım, merminin geldiği yerin tersine doğru gittik, hemen jandarma komutanını aradım daha sabah toplantı yapmıştık. Yaklaşık kırk dakika sonra iki jandarma minibüsü geldi, içinden komutan ve askerlerle beraber iki kişi indi. Komutan durumu açıkladı, hemen yakındaki köyde düğün varmış ve tabi ki düğünde havaya sıkmış bu arkadaşlar, ve doğal olarak yer çekimi kuralları dahilinde mermiler önce göğe sonrada bizim çadırın tepesine inmişler. Ciddi bir şey olsaydı RNC festivali hiç olmayabilirdi ama olmadı, adamcağızlar bizden özür dilediler ve komutan alıp götürdü onları. 

Projenin ne olduğu değil nasıl olduğu benim için önemli, benim içime sinmesi en önemlisi, o zaman tadından yenmez oluyor. Her bir konser yada etkinlik ne kadar meşakkatli olmuş olursa olsun yapım sürecini unutamıyorsun. Hah hatırladım bir de ben unutmak istediğim şeyleri çok çabuk unutabilen biriyim (Gülüşmeler)

Ulvi Yaman: Türkiye Leonardo Da Vinci ” Evrensel Deha”, Einstein, “Beyin: gizemli yolculuk”, “Su”, “Barbie ve Lego ile 50 yıl ” ve “Robot Zoo”, Body Worlds Orijinal Vücut Dünyası – Yaşam Döngüsü gibi büyük prodüksiyonlu sergilerle de seninle tanıştı. Biraz bunun arkasındaki hikayeyi de anlatsana bize.

Fırat Kasapoğlu: 2005 yılında bir teklif geldi Leonardo Da Vinci sergisi yapmak ister misiniz diye, o zamana kadar pek ilgilendiğim bir konu değildi sergiler ama bizim yaştakiler bilir siyah beyaz televizyon zamanında Leonardo Da Vinci’nin hayatını anlatan bir diziyi deli gibi beklerdik her hafta. Onun için denemek istedim ve en uygun yerin de Koç Müzesi olduğunu düşündük, Rahmetli Mustafa Koç’a ulaştık o da yapalım dedi ve Arçelik sponsor oldu. Unutmamak lazım biz o güne kadar okullara yönelik bir şey yapmış değiliz ama Koç müzesi bu konuda çok iyi bir network’e sahip. Zaten o piyasanın içine girince de şaşırmadım desem yalan olur, meğer ne kadar geniş kitlelere hitap ediyormuş bu okul işleri. Bekar adamım nereden bileyim. LDV başlangıç oldu bize arkasından Otomotion’da Doğuş Gurubu ile Einstein, ITÜ’de Coca-Cola ile Su Sergisi ve diğerleri bizi Body Worlds’e getirdi 2010 senesinde. Heidelberg Plastinasyon Enstitüsünden yapar mısınız dediler biraz düşündüm, ölü bedenlerin gümrükten geçmesi bile korkuttu açıkçası. Ama denemeye karar verdim, iyi ki vermişim sanırım hala Türkiye geçici sergi ziyaret rekorunu elimde tutuyorum. Haziran da açtık ilk gün gelenlerin içinde Fatih Altaylı vardı, sergiyi gezdirdim ve ertesi gün şöyle bir başlık attı “İnsan vücudunun muhteşemliğini görünce Allaha olan inancım arttı”. İşte bunun arkasından okulların açılması ve Cumhurbaşkanı dahil bir çok devlet adamının gelmesi ile  kuyruklar antrepodan ana caddeye uzadı, otobüslerin yoğunluğundan trafik sürekli tıkalı. Sergi saatlerini uzattık ki insanlar görebilsin diye ve inanılmaz bir tecrübe oldu. 

Ha bu arada millet beni doktor sanıyor, sürekli ‘Doktor Bey’ diye aranıyorum her seferinde ben doktor değilim diye cevap vermek durumundaydım, çok hoştu. İşin en komiği aylarca sponsor aradık, ilaç firmalarına ve diğerlerine sunumlar yaptık hepsi bize uygun değil diye yan çizdi. İTÜ Çocuk Üniversitesi, 2010 Kültür Başkenti Ajansı ve Power FM yanımızda durdu ve biz sergiyi sponsorsuz gerçekleştirdik. Sergi ortalığı kasıp kavurunca o sponsor olmak istemeyen ilaç firmaları doktorlara özel ziyaretler, kokteyller yapmak için sıraya girdiler, ama biz onların bize yaptığını onlara yapmadık, aldık paralarını (Gülüşmeler) 

Sonrasında Ankara’ya da gittik 2012 de Body Worlds Sergisi ile 2012 de, Kentpark’ın üçüncü katına binanın dış duvarını yarıp vinçle girdik ama değdi. Geçici sergilerin en iyi tarafı geçici olmaları ve hep yenilenebilmeleri, maalesef müzelerin  bu tür sergilere ayıracak yeri yok, sanırım son yıllarda yeni yapılan mekanlarda bu tür ek gelir ve etkinlik yerleri de düşünülmeye başlandı, zaten o zamandan sonra bir çok yatırımcı ile yeni AVM yada benzeri yatırımların içinde nasıl yerler ayırılmalı diye çok görüştüm. 

Ulvi Yaman: Sen de benim gibi gençlerle çok iç içesin, gerek eğitimler gerekse organizasyonlar, bizim yaptığımız meslek anlamında günümüz gençlerini nasıl görüyorsun, bizim gençliğimizle mesleki anlamda karşılaştırırsan?

Fırat Kasapoğlu: Tutku kelimesi en kilit kelime benim için, yetenek ve tabi ki biraz beyaz madde iki kulak arasında gerekiyor ama esas  olan tutku. Son dönemde gençlerde gördüğüm şey biraz beni umutsuzlaştırıyor desem yeridir. Özellikle 15-25 yaş arasındaki grup yetiştikleri dönemin en önemli rahatsızlığı olan çok kısa dikkat verebilme hastalığından muzdarip. Konu ne olursa olsun parmakları ile sağa sola yada aşağı iterek her şeyi değiştirebilecekleri inancındalar gibime geliyor. Sanki hayat bir Tik Tok videosu ve başına baktığında her şeyi hemen anlayıp diğer alakasız şeye geçebiliyorsun. Bu durum herkes için geçerli mi bilmiyorum, yaptığı işi dantel gibi işlemeyi seven senin benim gibi dantelciler ile express tren şeklinde hiç bir durakta  durmadan son istasyona gidenlerin arasındaki fark gibime geliyor. Biz her durakta biraz zaman harcayıp oradan alacaklarımız alıp devam ederek bir dünya yük getiriyoruz son durağa onlar en başta ne yükledilerse onunla varıyorlar. 

Bizimki mi doğru onlarınki mi bazen şüpheye düştüğüm de olmuyor değil. Ama kesin olan işin sonuna baktığında görülen bir fark oluyor. Şimdi gençler kısa ve hızlı yoldan devam etmek üzerine kurulu gitmek istiyorlar, onlara her seferinde aynı şeyleri söyledim bunca senedir, en zengin sizsiniz dedim, biz en kıymetli şey olan zamanımızı harcayarak olduğumuz yere geldik ama sizin çok zamanınız var onu bir şeylere yatırın ki ilerde hayrını görün dedim ama işe yaradı mı bilmiyorum. 

Bir de jenerasyon farkı konusu iyice çığırından çıktı, benim üç oğlandan iki büyük klavye biliyor, en küçük klavyesiz döneme denk geldi. Yani onların arasında bile jenerasyon farklılıkları varken bizim gibi dinozor kıvamındakilerin gözünden gençleri değerlendirmeye çalışmak da zor. Bizim bildiğimizin çok daha fazlasını çok daha genç yaşta fark ediyorlar, çok daha fazla bilgiye sahip oluyorlar dolayısı ile daha hızlı gidebilirler diyorum ama sonra kendimle çelişip, şunları bunları yaşamadan bir halt edemezler de diyorum. Hani askerde Albay rütbesi almak için meydan muharebesi bile kazansan 50 yada 40 yaşını geçmen gerekiyor ya onun gibi bir şey. Belli şeyleri yaşamadan belli payeleri alamayacaklarına inanıyorum. Yaşlandığım için herhalde, bilemedim. 

Diğer taraftan o kadar çok yeni ve güzel şeyler yapılıyor ki bunlar nasıl geliyor akıllarına diye şaşırmıyor da değilim. Bizden daha fazla çevreci ve insancıl oldukları kesin. 

Bir zamanlar bir teori vardı insanın teknolojinin arkasında kalması diye bilirsin, şimdi yeni nesil bizi yandan geçti gidiyor gibi bir durum da var. 

Off zor oldu, anlatabildim diye ümit ediyorum. 

Ulvi Yaman: Önce sigara ve içki regülasyonları, daha sonra büyük bankaların ve telekom şirketlerinin etkinlikten uzaklaşmı sonucu Türkiye’de artık eskisi gibi büyük prodüksiyonlar, yaratıcı işler göremiyoruz diye düşünüyorum. Senin görüşün ne? Katılır mısın? Ne değişti, geleceğini nasıl görüyorsun sektörün Türkiye açısından? Ve gelelim pandemiye, tüm dünyada en büyük darbeyi alan sektörlerin başında geliyoruz. Geçtiğimiz bir buçuk yıl boyunca sektör durdu. İnsanların alışkanlıkları da mecburen değişmeye başladı. Pandemi sonrası için sektöre ilişkin öngörülerin neler? Nasıl bir dünya bekliyoruz bizi sektör açısından?

Fırat Kasapoğlu: Bak bu konu güzel, rahmetli BÜ Ekonomi Profesörü Demir Demirgil ilk derse girdiğinde aynen şöyle dedi: “Biz ülkenin içine ettik siz temizleyeceksiniz” (Gülüşmeler) kulaklarıma inanamamıştım. Biz de aynı haltı fazlası ile yerine getirdik gibime geliyor. 1985–2000 arasında inanılmaz paralar harcandı sponsorlar tarafından bizim sektörde, ama bir zaman geldi sponsorlar neye ve neden sponsor olduklarını sormaya başladılar ya da daha doğrusu SWOT analizi denen şeyi bir üst yönetici okudu ve işler değişti. Biz yanlış yapmadık ama onların ne halt edeceklerini bilmemeleri bizim işimize yaradı. Maalesef hala ne halt edeceklerini bilemeyen çok. Corona derdi olmasaydı da işler o kadar güllük gülistanlık olmazdı. Ekonominin durumu, politik ve siyasal durum zaten bizim işimize yeterince balta vurmuştu. Alkol sponsorluğu konusu çok tartışılabilecek bir konu, ben Woodstock’94 festivalin yaparken bölgenin sağlık müdürlüğü alkol satışları için bize çitli bahçeler yaptırıp sadece oralarda alkol alınmasına izin verdi. Bence de gayet normal bir durum. Ama her konuda olduğu gibi kurumsallığın getirdiği bir kültür ile değil de canım istedi ve benzeri bir yaklaşımla herkesi aynı kefeye koyarsan içinde bulunduğumuz duruma gelirsin. 

Büyük projeler yapılıyor ama sadece adı ve bütçesi büyük olan projeler var ortada, hakkı ile gerçekleştirilmiş büyük proje yok. Zira o zavallı projeler sadece kendilerini değil başkalarını taşıyorlar sırtlarında ve tabi ki paranın gitmesi gerekli yerler değişince ortaya kolu bacağı kesik güdük işler kalıyor. Bu sadece para tarafı, içerik, estetik ve tasarım gibi yaratıcı taraflara girmiyorum bile. 

Biz yine yapabilecek miyiz? Yapabilir miyiz? Yaparız yapmalıyız, nasıl olacak işte orada ekonominin gelişmesini beklemek zorundayız. Pazar tanımında şöyle bir söylem vardır, bilet parası ile etkinlik yapılabilen ülkelerde bizim sektör gelişmiş sayılır. Biz de bileti geçtim sponsorla bile zor yapılıyordu projeler sonra o da durdu. Çok isterim 20. yılında bir RNC patlatmayı tabiri caiz ise. Ama nasıl olacağız, yarını göremezken nasıl seneler sonraya plan yapıp hazırlayacağımızı bilemiyorum şimdiden. O büyük projeler sınıfına giren projeler minimum bir yıl hazırlık ve o hazırlığı karşılayacak yatırımı gerektirir. 

Yaratıcı işlere ulaşabilmek için yaratıcı insanları beslemek lazım, yaratıcı insanları olmayan bir toplum kuru bir hayat yaşamaya mahkum kalır. İşte oradayız, yaratıcı kelimesine bile takınılan bir yerde hadi biz de kreatif diyelim jargonu uysun, yeniyi, daha güzeli daha iyiyi hayal edebilecek insanların yoksa nasıl yapacaksın? 

Gelelim senin bahsettiğin firmaların etkinlikten uzaklaşması konusuna; evet bu son pandemi olmasaydı da onlar çok daha fazla kitlelere ulaşabildikleri mecralara yönelmeye başlamışlardı. Aynı paraya yüzbinlere ulaşabilirken neden iki yüz kişilik etkinlik yapalım dediler hepsi. Ama yeni dönem öyle gelmiyor, en basit örnek Amazon, internet ile büyüdü ve öyle bir hale geldi ki neredeyse herkes oradan alış veriş yapıyor (en azından Amerika öyle diyebilirim). Bir çok zincir mağaza kapandı ya da internet üzerinden satış oranlarını yükselterek hayatta kalmaya çalışıyor. Peki Amazon ne yapıyor? Amazon “Whole Food” market zincirini aldı, durmadı arkasından Kohl’s mağazalarını aldı, niye? Çünkü insan olmanın bir diğer özelliğini anladılar, biz insanlar elimizle dokunup, gözümüzle gördüğümüzde daha fazla para harcıyoruz. Örnek; takı ve mücevher… Bugün internette alabileceğin takıların ortalama fiyatı 19 dolardır, bunun üzerine çıkmaz insanlar istisnalar hariç. Yani etkileşime ihtiyacı var insanın, bunu biz sağlıyoruz firmalara, müşterileri ile etkileşebilmeleri gerekiyor. Onun için bizim işler şu an içinde bulunduğumuz “durdurun dünyayı inecek var” modundan çıktığı anda hareketlenecektir. Konserler, sinemalar dolacaktır, ama hepsi yeni normal ile yaşamlarına devam edebilecekler. Evde film seyretmek güzel zaten yapıyorduk ama son dönemde zorunlu yaptık, gidip bir sinemada film seyretmek, yemek yemek, konsere gitmek hepsi geri gelecek. Etkinlikler de gelecek hem de koşa koşa inşallah. 

Ulvi Yaman: Çok iş konuştuk biraz da senden bahsedelim, özelinize gireceğim Fırat Bey (Gülüşmeler) Nasıl gidiyor Amerika’da hayat? Abi biz nasıl “green card” alıp gelebiliriz, benzincide falan bir iş ayarlama imkanı olabilir mi? (Gülüşmeler) Şaka bir yana memnun musun? Uzun yıllar önce iki ay diyerek gidip 14 yıl kaldın, arada gidip geliyordun tabii ama şimdi yeniden yerleşik düzene geçtin, neler değişmiş Amerika’da? İş dışında Fırat neler yapar? Nasıl geçiriyor boş vakitlerini?

Fırat Kasapoğlu: Oyyy zor yerden sordun ben oraları çalışmamıştım (Gülüşmeler)

Yıl 2016 Şubat galiba, sabah ev halkı dağıldı, ben ve eşim işlerimize çocuklar okullarına gitti. Ofise geldim ve bir e-mail geldi ortanca oğlumun okulundan, “merak etmeyin herkes iyi, otobüs gelince okula döneceğiz” diye, ilk anda ne otobüsü ne okula dönmesi gibi kısa bir bocalamanın ardından olayı anladım, o sabah Demir sınıfı ile beraber Sultanahmet’e geziye gidiyor, otobüs onları Yerebatan Sarayı’nda indiriyor, onlar da hemen üstteki parka çıkıp kahvaltı ederek diğer otobüsleri beklerken Alman Çeşmesi’nin diğer tarafında bomba patlıyor. Sen de 150 ben diyeyim 200 metre araları. Çocuklar şok içinde parktan inip geri çağırılan otobüsü bekliyor ve okula dönüyor. Akşam eşim Hande ile oturuyoruz, Hande yeni takı dükkanı açmış üç ay kadar önce Teşvikiye’de ben de malum 2004‘te kurduğum şirketimde işler yapıyorum ekibimle. Bir an dönüp Hande’ye sadece “Gidelim mi?” dedim o da bana bakıp “Gidelim” dedi. İnan ikimizde hiç üzerinde konuşmadan neden bahsettiğimizi biliyorduk ve o akşam Amerika’ya gelmeye karar verdik. 

Hande hemen dükkanı kapadı, ben şirketi dağıttım, benim ve en küçük oğlumuzun Amerikan vatandaşlığı vardı ama büyüklerin göçmen işlemlerini yapmadan Amerika’ya gelmeleri mümkün olmadı. Onların da vatandaşlık hakkı olduğu için Amerikan toprağına bastıklarında işlemleri yapabilmek mümkün olamadı, maalesef Trump denen salatalık göçmenlik işlerini biraz karıştırıp işlem bekleyenlerde birikim yaratınca bizim gelişimiz 2017 Mayıs ayını buldu. Tabi ki bütün işlemleri avukatsız kendim yaptım bu arada USCIS denen göçmenlik ofisinin kurdu oldum. Kısacası gelmek istiyorsan yöntemleri ve nasıl olacağına hakimim aklında bulunsun. (Gülüşmeler)

Bütün hikaye bu esasında, çocuklara daha iyi bir gelecek fırsatı vermek için bir maceraya atıldık. İyi ki de atılmışız, çocuklar mutlu biz mutlu yuvarlanıp gidiyoruz, biliyorum ki ne meslek seçerlerse seçsinler, evlerini, arabalarını alacak, kendi çocuklarına gelecek verebilecekleri bir yerdeyiz. 

Benim ilk Amerika tecrübem çocuksuz olduğu için bu ikinci sefer tamamen farklı bir eğitim oldu bana. Bilmediğim bir Amerika’yı öğrendim, daha önce farkında olmadığım bir çok şeyi sıfırdan elli yaşından sonra öğrenmek “Old dog new trick” lafına anlam kazandırıyor. 

Benim üçüncü defa sıfırdan hayat kuruşum bu, 91’de Amerika’ya gelip kaldım sonra 2004’te dönüp İstanbul’da sil baştan yaptım, 2017’de ise inşallah son defa buraya geldim ve yine sıfırdan hayat kurdum ama bu sefer çoluklu çocuklu yani yüklü diyebiliriz. 

Benim için nerede olduğumuz pek önemi olmadı aslına bakarsan. Geçen gün çalıştığım biri çok gezmişsin en çok nereyi beğendim diye sordu benim cevabım şu oldu: “ Dünya’nın en güzel yeri benim olduğum yer”. 

İnan her yerin güzellikleri ve çirkinlikleri, avantajları ve dezavantajları var ama her yerde olamayacağına göre birini seçmek zorundasın, bu durumda neredeysen orasının en güzel yer olması en mantıklısı geliyor bana. Özlemle pek bir ilişkim olmadı nedense, kendisini pek sevmem, kafayı meşgul eder, hasret ile beraber canına okurlar insanın. Belki onun için rahatım biraz ve hep rahat olacağım, korkular ve endişeler insanı tetikte  tutar iyidir ama her şeyin bir kararı olmalı. Bir kaç tane mottom var hayatta önem sırasız söylersem;

• Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre için bu hayattayım, en sonunda hep derler ya hayatınız gözünüzün önünden film şeridi gibi geçer diye işte ben o kısa anda mutlu bir hayat yaşadım demek istiyorum, bütün derdim bu. 

• Hayatı sürekli aşağı doğru inan bir yürüyen merdiven olarak tanımlıyorum, yukarı çıkmaya çalıştığın sürece yukarı doğru yaklaşabilirsin ama durduğun anda o seni hemen aşağı doğru indirir. 

• Şu an itibarı ile olmuş bitmişi değiştiremeyeceğime göre sadece gelecek için bir şeyler yapabilirim, olmuş bitmiş ile işim olmaz. 

• Beni neyin ne kadar üzeceğine ben karar veririm, zira üzülmenin kimseye faydası olduğunu görmedim. Dedim ya mutluluk yetiyor bu fakire. 

• Şartlar ne olursa olsun her isteyenin olduğu şartlardan çıkabileceğine inanıyorum, etrafa bak neler yaşamış, nerelerden gelmiş insanlar neler yapıyorlar, kendini toplumun, mahallenin, arkadaşları vizyon fakirlerinin yarattığı duvarlar içinde bırakma çık dolaş. 

• İnsan kayıp etmeyi hiç sevmedim, kim olursa olsun, bana kötülük yapmış, kazık atmış olsa da görüşürüm, konuşurum silmem kimseyi. İnsan kazanmak en zor iş, onu kaybetmenin anlamı yok. 

Bunların devamı da var ama onu da ayrı bir kitap yaparız inşallah bir gün. 

Gelelim neler yaptığıma, 2017 senesinde Amerika’ya geldiğimizden beri en zor şey kendi işimde çalışmak oldu. Evet önceki dönemden devam eden ilişkilerim dönem dönem iş sağladı ama süreklilik olmadığı zaman burada yaşamak çok daha zor. 2018 sonuna doğru Woodstock’ın 50. yılını yapmak üzere çalışmaya başladık ama 2019 Nisan ayında ana yatırımcının projeden vazgeçmesi ve iptal etmek için elinden geleni yapması ile işler sarpa sardı ve proje iptal oldu. Yatırımcıya karşı açılan davalar kazanıldı ama 50 yıl geçmiş olduğu için bir anlamı kalmadı. Adamlar projenin % 75 inin parasını harcadıktan sonra vazgeçtiler, düşünsene bütün sanatçılar %100 ödenmişti, bilet satışına çıkıyorduk. Neyse onu da bir Woodstock vardır bende benden içeri isimli kitabımda detaylandıracağım. Ama emin ol ileride ders olarak okutulacak bir kitap olacak. 

Bunların arkasından Woodstock’tan Houston’a taşındık, tabi ki atalarımız gibi “nomad” ruhu olunca insanın hadi deyip taşınıyor (Gülüşmeler). İstanbul’dan evi 40’lık konteynır ile yolladık, anlayacağın hani ev dursun bir arkadaşa bakıp döneriz belki durumu yoktu planlarda. Woodstock’tan evi koca bir kamyon ve arkasında treylerle getirdik Houston’a üç buçuk günde. Serde turnecilik var onun için “load-in / load-out” en sevdiğim işler. 

Houston’ a geldiğimizin ertesi günü bir telefon geldi, Amerika’nın büyük ajanslarından birinden, yeni çıkan C8 Corvette için bir turne yapmaya başlamışlar ama teknik ciddi problemler yaşıyorlarmış, ajans işi bir yükleniciye vermiş ama kendi tarafından birinin gidip toparlamasını istiyor. Hemen yarın gelebilir misin? diye aradılar ben de gittim. İşte orada senin de merak ettiğin Amerika’da sektörün nasıl yürüdüğünü daha yakından gözlemledim. Müşteri GM yani Amerika’nın en büyük şirketlerinden biri, projeyi sürekli ajansı ile oluşturmuş, bizim devlet ihaleleri benzeri süreçlerden geçirerek birine vermiş. Biri dediğim tek bir yüklenici değil, biri operasyonu üstlenmiş diğeri bir kısmını üretmiş, öbürü başka yerlerini üstlenmiş. Sonuçta güzel bir şey var ortada ama o kadar çok yanlış var ki anlatamam, havalandırmadan elektriğe, çatı kaplamasından yer platformuna kadar bir çok problem çıkmış üst üste. Üç dört turne şehrine giderek toparladım iki arada bir derede. Allahtan bir Türk’e denk geldiler yoksa Amerikalı bir teknik adam aylarca sürecek bir yeniden yapılandırmaya hatta toptan yenisini yapmaya giderdi. Çıkardığım işten memnun kalındı arkasından GM in Las Vegas işine gitmek üzere bavul toplarken sevgili Corona geldi. 

Dünya ile beraber durduk, ama devlet bir çok yardım paketleri ile yaşamı kolaylaştırdı ve beklemeye başladık. Bundan iki ay önce şu anda içinde olduğum turneye başladım, önce evden “online” iki haftadır da yollardayım. Ekim sonuna kadar devam edeceğim inşallah. Tabi ki kafamın arkasında gelecek için planlar devam ediyor, şunu fark ettim bizim iş yapış şeklimiz buradakilerden çok farklı, biz her koşulda işi en iyi yapamaya çalışırız, kendi şirketimde projelerin iyi olması için cebimden harcadığım paranın haddi hesabı olmadı hiç, hep şunu da yapalım daha iyi  olur müşteri ödemezse ödemesin ben yapıyorum dedim, müşteri ödemedi ama ben içime sinen iyi işi yaptım. Burada bu şekilde bir yaklaşım yok, tam tersi aman şunu az yapalım da riski azalsın maliyeti düşsün derdinden iyi iş yapabilecek kapasitede olanlar da yapamıyor. Bunları buradaki sektörü kötülemek için anlatmıyorum, onların kafa yapısı öyle ve bunun içine bodoslama dalıp değiştirmeyi planlıyorum konu orada. Göreceğiz neler yapabileceğimi. 

Boş zaman derken neyi sordun anlamadım (Gülüşmeler)

Ailecek en çok film seyretmeyi severiz ve Corona sağ olsun IMDB’nin DBN geldik. Her türlü tamirat, elektrik elektronik, araba tamiratları da dahil özel ilgi alanıma giriyor. Daha bir ay kadar önce arabanın diskler frenler ne varsa değiştirdim. Böyle küçük projelere hazırlanmak, gerekli şeyleri alıp aletleri hazırlayıp girişmek en çok zevk aldığım şey. Eşimle ve oğlanlarla bazen beraber bazen ayrı gruplaşmalar halinde bir şeyler yapmak da geri kalan zamanı yiyor zaten. Allahtan Hande sadece takı tasarlayan ve yapan biri değil aynı zamanda muhteşem bir şef, hani otururken ya canım ekler çekti ne güzel olurdu deyip bir saat sonra ekler yeme lüksümüz var. En son baklavaya yeni bir açılım getirdi ben ona Haklava diyorum, yeme yanında yat. 

Ne zaman arzu edersen topla ekibi bir uçak gel Houston’a çok mutlu oluruz ağırlamaktan. Şubat ayında Houston’da yüz yıldır olmayan bir şey oldu ve çok soğudu hava, iki gün elektriksiz kaldık Allahtan gazlı şömine vardı ısındık, bizim elektrik geldi ama millet bir hafta elektriksiz kaldı, o dönemde bize topladık herkesi ev yirmi kişi falan oldu, çoluk çocuk sokakta arabada falan kalıyorlardı. Evet, evet Türk ekip yabancı değil (Gülüşmeler). Hande de ben de misafir çok severiz, mangalımız hep açıktır, İstanbul’da da her hafta mutlaka misafir olurdu burada da öyle. Corona öncesinde yılbaşı gecesi bizim ev altmış beş kişiydi. 

Görüldüğü üzere mesleki deformasyon sonucu hep birilerine bir şeyler yapmak, insanları bir araya toplamak gibi etkinlik işleri ile uğraşıyorum. 

Ulvi Yaman: Türkiye’de sektörle ilgili bir çok dernekte görev aldın, kurucu oldun. Dernekler işe yarıyor mu sence? Nasıl bakıyorsun dernek olayına?

Fırat Kasapoğlu: Her yıl Mart ayında Londra’da “International Live Music Confrence” yapılır. Bir kaç defa konuşmacı olarak da katıldığı konferansta 2007 yılında Avrupa Parlamento’sunun konser, etkinlik sektörü ile ilgili bir alt komisyon oluşturup bütün Avrupa’da geçerli olacak regülasyonların oluşturacağı konuşuldu. Bu konuda parlamentodaki komisyon ancak sivil toplum kuruluşlarının girebileceği ve sektörü temsilen kimse bulamazlarsa akademisyenlerle ilerleyecekleri belirtildi ve katılımcıları kendi ülkelerinde sivil örgütlenmeye gitme çağrısı yapıldı. Biz de bundan feyz alarak döner dönmez bir dernek kurma çalışması yaptık, sektörün değişik alanlarında hizmet veren firmaların ve kişilerin katılımı ile TESDER Etkinlik ve Eğlence Sektörü Derneğini kurduk. Böyle anlatınca kolayca olmuş gibi anlaşılmasın, bir dünya toplantı, rica minnet zar zor bir araya getirdik desem yeridir. Sonra başladık çalışmaya, Avrupa parlamentosundan önce bizim kendi kanunlarımızın sektöre olan ilgisizliği ve vergilendirmeler ile uğraşmak gerektiğini zaten biliyorduk bu vesile ile hepsine girişmek istedik. Gel zaman git zaman bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama devletin dernekleri pek ciddiye almadığını anlayınca,  “Peki kimi dinliyorlar?”  diye  bakıp işin TOBB meclisleri ve Ticaret Odaları üzerinden yürüdüğünü öğrendim. 2009 yılında ITO seçimlerine girip o zaman 31 No.lu Kültür Komitesine girip devamında başkanı oldum.   Bir takım adımlar atıyoruz ama yine de tam bir iletişim halinde değiliz kanun koyucu ile. İstanbul Defterdarlığı ile dertlerimizi paylaşabiliyoruz ama son karar Ankara’da oraya laf anlatmak lazım. 2012 yılında YEKON yaratıcı Endüstriler Konseyi kuruldu TESDER gibi yaratıcı endüstrilerde çalışan derneklerin oluşturduğu bir üst yapı olarak orada da bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, sevgili Yiğit beyden Başkanlığı devir aldım 2015’te, YEKON başarılı farkındalık projelerine imza attı kurulumu itibarı ile ama tam olmuyor. En sonunda rahmetli ITO Başkanı İbrahim Çağlar’ın katkıları ile TOBB’da Kreatif Endüstriler Meclisini Kurduk ve ilk başkan ben oldum. TBB meclislerinin önemi şurada: kanunları oluşturmak için sektörlerden bilgi alınması gerekiyor ve bunu bakanlıklar TOBB sektör meclisleri ile direk iletişim halinden yapıyorlar. İbrahim Başkanın zamansız vefatı, benim Amerika’ya yerleşmem bütün bu çalışmaları etkilemesin diye önce TESDER, YEKON ve TOBB Kreatif Endüstriler Meclisi başkanlıklarını devredip geldim.

Bunlar yapabildiklerim, neyi yapamadın dersen çok uzun bir liste çıkartabilirim. Öncelikle bu tür sektörel yada değil herhangi bir konuda sosyal sorumluluk üstlenmek kimse istemiyor onu gördüm, zar zor ikna edip katılsalar da o kuruluş imzasından sonra başkan ve yardımcısından başka kimse kalmıyor ortada. Bugün bir çok dernek o kendini yırtan bir iki kişinin çalışmaları ile var olabiliyorlar. Onun dışında herkes sektör ilerlesin diye bir adım atma işinin devlet ve yerel otoritelerin işi olduğunu düşünüyor herhalde.  

Son bir iki yılda bu kafanın biraz değiştiğini hissettim, yeni dernekler ve oluşumlar kuruldu, ümidim bunların birlik olabilmesi, zira bir kısmının kendilerini içine almayan diğer gruba karşı kurulduğunu yada tek var olma nedenlerinin bir takım insanlara payeler kazandırmak olduğunu da biliyorum. 

Biz bunu YEKON ile biraz aştık, dernekler üstü bir yapı olsun istedik, TOBB Meclisi de bu amaçla kuruldu. Çok komik ama her şey rakamlara bağlı, sektörün ekonomideki yeri, kaç paralık bir sektör olduğu, kaç kişiye ekmek verdiği, ne kadar vergi verdiği kanun koyucu tarafından bakılan ilk konular. Bu konularda bizlerin de içinde olduğu Kreatif Endüstrilerin bütün sektörlere hizmet veren ve değer kazandıran bir yapı olduğunu anlatmaktan tüy bitti dilimde ama hala anlamayanlar var. Mimarlıktan, sanatın bütün dallarına, sinemadan  oyun yazılımına, kültür ve yaratıcılığın içinde olduğu her meslek bu sektörün on üç ana dalından birinde yer alır. 

Daha yeni yaratıcılık ihraç edenlere vergi iadesi konusu gündeme geldi. Neden çünkü kilo ile konteynır ile ihraç edilmeyen bir şeyin ülkeye para getiriyor olmasını daha yeni yeni anlamaya başladılar. Ticaretin artık elle tutulamayanlar üzerinden de yapıldığını ve en küçük firmanın bile global bir ihracatçı olduğunu anlamak yavaş dönen devlet çarklarında zor. Ama yine de her daldan her alandan bir çok kişi ve kurum bu işe baş koydu ve çok güzel çalışmalar yapıyorlar, ümidim yaratıcı insanlarımızı koruyup kaçırmamak için gerekli kanun ve düzenlemeler bir an önce yapılması. 

Düşünsene bir fabrikan var üretim yapıyorsun, ürettiğin malı dünyaya satmak istiyorsun, bunu iki şekilde yapabilirsin, fasoncu olarak dünya markalarına ürün yapabilirsin ki Türkiye çok uzun zamandır bunu yapıyor,  ya da marka yaratıp global piyasalara açılabilirsin. Bu ikicisi senin katma değerli mal üretmen, ülkene fasonda yaptığından çok daha fazla döviz girdisi sağlaman demek. Hep denir ya Türk pantolonu on lira ama İtalyan pantolonu yüz lira diye işte konu bu. Ama bunu yapmak için ürününe göre endüstri veya moda tasarımcısına, reklam yaratıcılarına ve bir çok başka kreatif endüstri insanına ihtiyacın var. Eğer onların haklarını vermezsen, ülke olarak korumazsan onlarda gider bu imkanları veren ülkelerde yaşarlar sen fasona devam edersin. 

İşte basit olarak özetlemeye çalıştığım bizim sektörümüzün de içinde bulunduğu durum bu. Pandemi ile bir kez daha ne kadar gelişememiş bir sektör olduğumuzu gördük. 

Bunun suçu biraz hepimizde, neden mi? 

Biz 12 Eylül’ü öğrenciyken yaşayanlar, onun öncesindeki siyasal gerginlik ve ölümlere şahit olduk. Arkasından demokrasinin politik amaçlara alet edilmesini ve acılarını görüp hiç politikaya bulaşmadan yaşamayı seçtik. Bak ne oldu, bizim olmadığımız yeri birileri doldurdu ve biz o yapının dışında yaramaz çocuk olarak kaldık. Son otuz yılda bizim jenerasyondan kaç kişiyi politika da gördün? Yok denecek kadar az, işte bu yüzden bizim suçumuz dedim. Bilerek yapmadık, şartlar öyle gerektirdi, ailelerimiz onun daha iyi olacağını düşündü sağlığımız açısından vs. 

Rahmetli annem zamanında dernekler, partiler ile çok uğraştı ama sonunda bana aman evladım politikaya girme diye diretti. Malum dik başlılık da var kesin başıma bir şey gelir (Gülüşmeler). 

Dernek ve sosyal sorumluluk deyince; Woodstock’99 u yeni bitirdik temizlik ve restorasyona başladık, bir sabah kalktığımda telefonumda bir mesaj buldum, bir arkadaşım İstanbul’da deprem oldu her yer dümdüz diye mesaj bırakmış. 

Ofise koştum herkesin eline numaralar verdim Türkiye’dekileri aratıyorum sürekli, ama numaralar çıkmıyor. Biri bağırdı çalıyor diye koştum Görgün açtı telefonu, ne oldu nasılsınız dedim. Görgün vallahi uyumuşum hiç bir şey hissetmedim demez mi!

Arkasından iki gün anneme ulaşmaya çalıştım sonunda o aradı, yazlıkta Yalova’daydı ve meraktan öldüm diyebilirim. Onun iyi olduğu haberini aldıktan sonra biraz rahatladım. Bu arada bütün ulaşabildiğim haberleri takip ediyorum ve ne yapabilirim diye yırtınıyorum. İşte o sırada festival sonrasında hala elimizde olan tıbbi malzeme geldi aklıma, Woodstock’94’ü yaptıktan sonra tıbbi malzemeyi Somali’ye yollamıştık. 

Aradım Washington Büyükelçiliğini durumu bildirdim, yollamak istediğimiz ciddi miktarda malzeme olduğunu, festivali yaptığımız Griffis Airforce Base’in, Kuzey Amerika’nın ikinci büyük pisti olduğunu, hangarları ve ekibim ile bütün yardımları toparlayabileceğimi, sadece uçak yollanması halinde organize bir şekilde yardımları yollayabileceğimizi ilettim. Maalesef kendilerinin hiç bir şekilde yardım edecek durumda olmadıklarını ve  Türk Hava Yollarına gönderirsem onların malzemeleri peyderpey yollayabilme imkanları olabileceğini söylediler. Toplamda 2-3 TIR dolusu malzeme var ellimizde.

Bu durumda başka bir yol bulmak için çalışmaya karar verdim. İlk olarak Elçilikteki askeri ataşeye ulaşıp ondan Pentagon’daki kontağını istedim, verdi sağ olsun. Joint Chief of Staff’e ulaştım ve elimdeki malzemeyi yollamama nasıl yardım edebileceklerini sordum. Kısa anlatıyorum bu görüşmeler uzun ve meşakkatli oldu tahmin edersin. Sonunda Amerikan Silahlı kuvvetlerinin bir kereye mahsus olmak üzere insanı yardım seferi yapabileceğini söylediler ve ben elimdeki bütün kullanılmamış her türlü malzemeyi onların verdiği askeri kargo uçağı ile Türkiye ye yolladım. 

Evet belki orada değildim ama elimden geleni yapmaya çalıştım. Arkasından bir de portatif tuvalet macerası yaşadık onu başka sefere anlatırım. (Gülüşmeler)

Ulvi Yaman: Ağzına, yüreğine sağlık güzel kardeşim, çok teşekkürler vakit ayırdığın için.

Leave a Reply