Pişirdiğin Ekmek Güzelse Sosyal Medyada Paylaşmadığında da Güzel…

“Burada ne kadar takipçin olursa olsun,

cenazene rakı masasında sen twittera bakarken

sana bir şeyler anlatmaya çalışan arkadaşların gelecek[1]

Her şeyden önce bu bir öneri değildir. Bu yazının ‘doğrusu’ budur gibi bir savı da yoktur. İkinci olarak bu bir karşılaştırma değildir, sosyal medyadan uzaklaşmak beni daha iyi biri sizi daha kötü biri yapmaz. Üçüncü olarak bu bir yargılama yazısı da değildir, tıpkı yoğun bir biçimde sosyal medya kullandığım zamanlar kimsenin beni yargılayamayacağı gibi. Bu yazı sadece sosyal medyadan uzaklaştıktan sonra yaşadıklarımı, düşündüklerimi sizlerle paylaşma çabası, o kadar…

Bu yazının amacı Cal Newport’un öncülüğünü üstlendiği “dijital minimalizm”i savunmak da değil, tam tersine kendi adıma dijitalin sunduğu imkanlardan daha fazla yararlanma çabası da diyebiliriz. Kişisel olarak yoğun bir biçimde Twitter, Instgram ve LinkedIn kullanıyordum. (Facebook’u zaten uzun yıllar önce bırakmıştım) Yaklaşık iki yıldır twitter ve instagram hesaplarım kapalı, LinkedIn’i de çok sınırlı yalnızca işle ilgili kullanıyorum.

Peki iki yılda neler değişti, neler aynı kaldı?

  • Öncelikle yoğun bir biçimde yıllarca twitter kullandığım için iki yıl geçmesine ve twitterımın kapalı olmaına rağmen hala twit atıyorum.  Uzun yıllar binlerce twit atmanın getirdiği bir alışkanlık olsa gerek, herhangi bir olay karşısına veya bir haber okuduğumda hala kafamda o twit istemsiz şekilde oluşuyor, kafamda da olsa twit atarak tepki veriyorum. Ne kadar süre sonra geçer onu henüz bilmiyorum.
  • Sosyal medya kullanırken ne iş yaparsam yapayım çok fazla bölünüyordum, mutlaka cep telefonum elimin altında duruyordu ve bir şey yazmasam bile bakma ihtiyacı duyuyordum. Bu yüzden de odaklanma problemi yaşıyordum, zamanla bu düzeliyor. Çoklu görev olarak da Türkçeye çevrilebilecek ‘multi tasking’ çalışma biçimine karşı değilim, hatta proje, yazı yazmak gibi bazı konularda oldukça işime yarıyor. Sosyal Medyada konudan konuya atlamanın bir faydası yok. Artık sabah kalkar kalkmaz telefona bakmıyorum, pandemi koşulları yüzünden evde çok vakit geçirmeme rağmen telefonumu elime sadece telefon edeceğim veya mesaj yazacağım zaman alıyorum. Çoğu zaman masanın üzerinde öyle kalıyor. Örneğin bu yazıyı yazarken hiç bölünmedim, kitap okurken, film seyrederken, sohbet ederken, çalışırken,  yemek yaparken vb. bölünmediğim ve daha iyi odaklandığım için daha hızlandığımı söyleyebilirim.
  • Sanılanın ve yazılanların aksine sosyal medyadan uzak durmakla daha fazla kitap okuyacağınızı, daha fazla film seyredeceğinizi falan zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Kitap okumak, film seyretmek, artizan zevkler sosyal medyadan bağımsız alışkanlıklar ve kazanılmış bir yaşam tarzı. Zaten kitap okumuyorsanız sosyal medyadan uzaklaşınca kitap okumayacaksınız, zaten spor yapma alışkanlığınız yoksa spor yapmayacaksınız, değişen sadece odaklanma süreniz ve örneğin kitap okumaksa bölünmediği için daha hızlı okuyor ve dolayısıyla daha çok okuyor oluyorsunuz.
  • Bir diğer katılmadığım ve çok yazılan, çizilen, söylenen husus; “sosyal medya arkadaşlıklarının, oradaki sohbetlerin gerçeğinin yerini alamayacağı” Böyle bir şey de yok, sosyal medyadan çok fazla insan tanıdım, hala konuşuyor ve görüşüyorum, iyi ki de sosyal medyada bir dönem vakit geçirip bu insanları tanıma şansına ulaşmışım. Sosyal medyada doğru insanlarla doğru sohbetler oldukça keyiflidir ayrıca.
  •  Katılmadığım bir başka konu, sosyal medyada bir çok insanın gerçek olmaması, farklı bir persona ile gerçek hayatta olduğundan başka bir kimlik çizmesi. Hep verilen örnekte olduğu gibi instagramda herkes mutlu, herkes geziyor, yiyor, içiyor, eğleniyor söylemi. “Herkesin keyfi yerinde bir benim sıkıntılarım var” düşüncesine kapılmak diye de tanımlanıyor. Dijital okur yazarlık dediğimiz şey de tam burada devreye giriyor. Nasıl ki sosyal medyadaki her habere körü körüne inanmıyorsak, içeriği sorguluyorsak, kafası çalışan biri kimlikleri de sorguluyor ve göründüğü gibi olmadığını anlayabiliyor. Buna karşılık sosyal medyada vakit geçirmenin insan psikolojisini etkileyen başka bir boyutu var. Örneğin twitter’da on-on beş dakika vakit geçirdiğinizde ve “time line” ın akışına baktığınızda bu kadar kısa bir sürede bir çok farklı ve birbiriyle çelişen duygu durumu yaşıyorsunuz. Bir habere öfkeleniyor, kızıyor, ardından başka bir habere mutlu oluyor, bir paylaşıma çok üzülüyor, ardından bir caps’e kahkahalarla gülebiliyorsunuz. Bu ise zamanla duygusal bir sığlık yaratıyor. Peşi sıra gelen ve farklı duygulara hitap eden bu farklı içerikler bir çok şeyi sıradanlaştırıyor. Yeterince öfkelenemiyor, yeterince üzülemiyor, yeterince empati kuramıyor, anlık tepkilerle geçiştirmeye başlıyorsunuz. Daha da önemlisi bu kadar hızlı gündem değişiklikleri her şeyi önemsizleştirmeye başlıyor.
  • Diğer yandan sosyal medyada beğeni almak, paylaşılmak, takipçi sayıları vb.nin dopamin etkisi sağladığı bir gerçek. Dopamin döngüsü sosyal medyada daha fazla vakit geçirmenin en büyük etmenlerinden biri, tıpkı uyuşturucu gibi.
  • Ürün veya hizmet bedavaysa asıl ürünün ‘ben’ olduğumun farkında olarak sosyal medyanın benim bilgilerimi kullanmasından çok da rahatsız olmadım bugüne kadar. Bunun iki tane sebebi var; birincisi ‘datam’ çok büyük bir önem arz etmiyor, ne uluslararası sanayi casusluğuna konu olabilecek ar-ge çalışmalarım var ne de dünyayı sarsacak kuantum mekaniği ve anti madde konularında araştırmalarım. Kapitalist sistem için iyi bir tüketici de sayılmam o yüzden reklamlar üzerimde çok da işe yaramıyor. Zaten her şekilde internette reklamlara maruz kaldığımız için, üstelik bu datadan yola çıkarak algoritmayı iyi kurgulayabilirlerse “hafif” kilolu ve kelim diye, hamile elbisesi ve peruk reklamları görmek yerine gerçekten ilgilendiğim alanlarda önüme reklam düşmesini de tercih edebilirim.  Siyasal ve sosyal konularda ise sosyal medya algoritmalarının algımı değiştiremeyeceği kadar müzmin bir anarşist ve tutucuyum. İkinci konu ise sosyal medyada olmamakla kişisel datanızı vermiyor olmuyorsunuz, başta google olmak üzere, Amazon, Youtube, cep telefonu aplikasyonları vb. zaten bu datamızı çekiyor ve tasnifleyerek kullanıyor. Google beni twitterdan daha iyi tanıyor, çok eskiye dayanan bir “dostluğumuz” var.
  • Düşünüldüğünün aksine “FOMO” (Fear of Missing Out), hayattan geri kalma korkusu, hayatı, gündemi kaçırma korkusu ve “NOMOPHOBIA” (Cambridge Sözlük 2018 yılında, yılın kelimesi seçti ve  ‘telefon bağlantısını kaybetme korkusu’ veya “ cep telefonsuz kalma korkusu’ anlamlarına gelen “no mobile phone phobia” cümlesinin kısaltması ) duyguları çok kısa zamanda geçiyor. Internet bağlantınız varsa sosyal medyada olduğu kadar kısa bir sürede olmasa da haberler size bir şekilde ulaşıyor, bir şey kaçırmıyorsunuz. (Sağ olsun Whatsapp grupları bu eksiği tamamlıyor, onlardan da kurtulmanın bir yolunu bulmak gerek) Sosyal medyadaki gerekli gereksiz gündem haberlerini anlık takip edememek bir eksiklik yaratmasa da internet sayesinde ulaşılabilen içerikler (makaleler, kitaplar, filmler, müzikler, diziler vb.) konusunda FOMO devam ediyor ve sanırım hiç geçmeyecek. Ama zamanla “FOMO” dan “JOMO”ya (Joy of Missing Out), keyifli bir şey yaşarken cep telefonuna sarılmama, keyifli bir şey yaşarken gündemi kaçırma diyebileceğimiz davranış biçimine geçmenin keyfi kızgın kumlardan serin sulara atlamak ve bunu cep telefonuyla çekerek paylaşmamak gibi. Güzel bir ekmek pişirdiğinizde, güzel bir kitap okuduğunuzda, güzel bir kahve içtiğinizde paylaşmadığınız zaman da hala çok güzel olabiliyorlar.

Son söz; bu yazıyı sosyal medya hesaplarınızdan paylaşmayı unutmayın :))

[1] Yıllarca kullandığım twitter hesabımın kapak yazısı…

Leave a Reply