Sosyal medya karalamaları: Godot’yu beklerken

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan “Sosyal medya karalamaları: Narsizm ve mutsuzluk üzerine” başlıklı yazıda bireylerin sosyal medyayla olan ilişkisini biraz irdeleyip yorumlarda bulunmuştuk.

Peki kurumların sosyal medyadaki davranış biçimleri nasıl? Biraz da o konuya değinelim.

Teknolojiyle çok da sıkı fıkı ol(a)mayan -teknoloji özürlü demek istemiyorum ama kendimi zor tutuyorum-, üstelik bu alana çok da kafa yormayanyöneticilerin -ki maalesef benim yaşım ve üzerindeki jenerasyonda çok görülen bir durum-, hasbelkader kulak dolgunluğuyla ya da rakiplerimiz oradaymışduyumundan ve duygusundan çıkar her şey. “Biz neden sosyal medyada yokuz”, “Sosyal medyada olmamız lazım” önermeleriyle de kurumların sosyal medyadaki varlık süreci tetiklenir.

Ertesi sabah acil olarak yapılan toplantının ardından, teknolojiyle sıkı fıkı olmayan yöneticinin yine teknolojiyle sıkı fıkı olmayan müdürleri “Evet efendim, sepet efendim” faslını bitirdikten sonra kendi aralarında toplaşmaya devam edip, sonuçta bu görevi şirketin en genç ve “Sosyal” çalışanına havale ederler (ki bu gencin mesai saatleri sırasında sosyal medyada vakit geçiriyor olmasından dolayı birkaç ihtar almış olması ironiktir).

Son birkaç yıldır hiç değiştirilmemiş olan katalog tadındaki web sitesinden sonra devrim niteliğindeki bu kararla çağ atlamanın yolu tabi ki bellidir. İlk akla gelen doğal olarak Facebook’ta bir sayfa açalım olacaktır (Twitter daha karmaşık göründüğünden genelde ikinci aşamaya bırakılır.) Apar topar açılan Facebook sayfasına kurum içi “memo” ile yapılan çağrının ardından, tüm çalışanların mecburiyetten, seve seve ve canı gönülden üye olmalarıyla sosyal medyadaki ilk kalkınma hareketi başlatılır.

Bu süreçte müdürlerin, grup üyelerini şirket çalışanlarının listesiyle karşılaştırarak “Şu departmandan bilmem kim üye olmamış ona da hatırlatın hemen üye olsun” benzeri yönlendirmeleri eşliğinde “Sağdan say” modunda eksiksiz, tam tekmil herkesin üye olmasıyla sosyalleşmenin birinci aşamasıbaşarıyla sonuçlandırılmış olur.

Bu arada mesai saatleri içinde çalışanlar sosyal medyaya girip şirketin değerli zamanını çalıyorlar diye söylenen yöneticiler, “Tamam girsinler ama şirketin grubunda vakit geçirsinler, başka bir yerlere girmesinler, öyle abuk subuk şeyler de paylaşmasınlar, bizim paylaştıklarımızı beğensinler, arkadaşlarıyla paylaşsınlar ve işlerinin başına dönsünler” diyerek şirket sosyal medya politikalarını ufak çapta değiştirmek zorunda kalırlar.

“Sosyal Medyada Kalkınma Hamlesi” adını vereceğim bu süreç bayiler, tedarikçiler, müşteriler, iş ortakları, eş dost, hısım akraba, çoluk çocuğun “ayıp olmasın” ile “ilişkimiz bozulmasın üye olalım bari” yelpazesindeki rasyonel gerekçeleri çerçevesinde çığ gibi büyümeye devam eder.

Bu ivme ile birlikte önceden düşünülmemiş o zor soruya cevap verme sırası gelmiştir artık:

“Yahu bu grubu kurduk ta, buraya ne koyacağızNe paylaşacağız?”

Yapılan uzun toplantıların ve beyin fırtınalarının sonunda, rakip firmaların benzer grupları ve hesapları da incelendikten sonra yaratıcı çözüm hemen bulunur:

“İşte reklamlarımızı, basında çıkan haberlerimizi koyarız. Ürün bilgilerini gireriz, kampanyalarımızı yerleştiririz. Unutmadan CEO’muzun röportajı vardı ya hani, geçen sene yapılmış olan onu da koyduk mu tamamdır”

İçerikle birlikte bu zorlu görev tamamlanır ve perde…

Artık şirketimiz sosyal medyada!

Sürecin ikinci aşaması, “Bir de Twitter varmış, oraya da girelim, olmuşken tam olsun” ile başlar ve Facebook ile eşgüdümlü olarak çok akılcı bir biçimde yürütülür. Nasıl olsa formül belli: Twitter da paylaşılanlara Facebook’ta linkle, Facebookta paylaşılanları Twitter’dan duyur.

Bu arada genç arkadaşımız da her gün mesajları değiştire değiştire “şu ürün iyidir, bu hizmet mükemmeldir, koş vatandaş” içeriklerini azimle devam ettirir.

Muhteşem…

Sosyal medyada var mıyız? Varız.

O zaman tamamdır.

Peki ya sonra?

Sonra bekleme süreci başlar. Ama nedense Godot, bir türlü ortalıkta gözükmez. İlk hafta üye olan “sen, ben ve bizim oğlan” dışında kimse gelmez.

Eşgüdümlü olarak konuyla çok ilgili yöneticiler “Ulan rakiplerimiz ne yapıyoracaba şu sosyal medyada” diye bir bakma ihtiyacı duyarlar. En yakın rakibin Facebook grubundaki üye sayısı veya Twitter takipçileri üç beş daha fazlaysa teyakkuz hali tekrar başlar. Hedef bellidir,”Üye ve takipçi sayısını artırmamızlazım!”

Her kurumun sosyal medyadaki ikinci en parlak yaratıcı çözümü olan “Yarışma yapalım, hediye verelim, insanlar hediyelere bayılırlar” fikri devreye girer. Gerçi bu noktada uygulama genellikle Milli Piyango ile uğraşmamak ve maliyetten kurtulmak için yarışmadan sıyrılıp “Her gün iki üç talihliye verelim” şekline döner.

Kurumun elinde kalmış ne kadar eski promosyon malzemesi, seri sonu, defolu, yükte hafif, pahada hafif ıvır zıvırı varsa bando mızıkıyla dağıtılmaya başlanır.Sosyal medya “lodosçu”ları kokuyu alırlar ve geçici olarak siteden avcılığa ve toplayıcılığa başlarlar. Üye sayısı patlama yapar.

Bu arada patlama derken üye sayısının 300’den 750’ye çıkması büyük başarı olarak adlandırılabilir. İstatistik bu iş için var. “Promosyon kampanyamızla birlikte üye sayımız yüzde 150 arttı” diyebilir misiniz? Dersiniz.

Sonra?

Şirket CEO’sunun “Benim bilgisayarıma da kurun, bende ara sıra girip bakayım” demesiyle başlayan yeni süreç, CEO’nun sosyal medyada neler oluyor diye dolanırken kendi şirketi hakkında olur olmaz laflar duyması ve çok ama çok öfkelenmesiyle devam eder.

Doğal olarak ertesi sabah tekrar toplanılır. Herkesin şirket ve kendi vizyonlarından, ürünlerinden emin olmalarından ve hiç kimsenin kendi özgür iradesiyle bir eleştiri yapamayacağına kanaat getirmelerinden dolayı “Bu olsa olsa rakiplerin işidir” bağlamında çözüm arayışına başlanır.

Yönetici yönetmeye alışık olduğundan ve yönetmekten de “kontrol etmeyi” anladığından dolayı, bu işi sosyal medya yönetimi yapan bir firmaya vermek bulunan en akılcı çözüm olacaktır. Görüşülen ve “Sosyal medyayı yöneten”profesyoneller arasından en ucuz fiyatı verene iş havale edilir.

Tabii kimi zaman bu aşamaya gelmeden şirket içinden birilerine de bu kutsal görevin verildiği olur. Muhtemelen aslında asli başka bir görevi olan aynı şanslı genç ve bu kutsal göreve layık görülenler, şirket hakkında olumsuz görüş bildirenlerle kıran kırana bir savaşa girişip, şirketin gücünü ve mücadele yeteneğini göstermeye çalışırlar.

Önceleri “sosyal medya yönetimi”nin alışık oldukları “yönetme” ile uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığından dolayı biraz bozulmalar olsa, hayal kırıklığı yaşansa, “çıkalım o zaman sosyal medyadan” fikirleri gidip gelse de ok yaydan çıkmıştır bir kere. İlla bu yeni dünyaya ayak uydurulacaktır.

Çünkü “kurumsallaşma” gibi şirketler için büyülü kelimeler bunu gerektirmektedir.

Şirket artık profesyonel hizmet aldığından dolayı kurumsallaşmıştır. Hizmet alınan firmaya fazla sorumluluk verilmediği hallerde, kurum, gece yarısı 02:45’de Twitter’da herhangi bir hizmetinden veya ürününden memnun olmadığını belirten kişilere, yöneticilerin iş yoğunluğuna paralel olarak, iki üç gün sonra suya sabuna dokunmayan, yuvarlak cevaplar verilebilmektedir artık. Sorumluluk verildiği durumlarda ise anlık olarak, “konuyla ilgili şu numaradan çağrı merkezimizi arayabilirsiniz” denilebilmektedir.

Şaka bir yana, geldiğimiz noktada birkaç kurum istisna olmak üzere sosyal medyayı anlayabilen, doğru kullanabilen kurum maalesef yok gibi. Sosyal medyayı klasik ana akım medyanın bir uzantısı, yeni bir reklam mecrası olarak görme yanılgısıyla hareket etmekten doğuyor bu sonuç.

Artık istemeden de olsa kabullenmenin zamanı geldi, sosyal medya klasik birreklam mecrası değil. Hatta klasik bir iletişim mecrası da değil, hiçbir zaman da olmadı. Farklı dinamikleri, farklı söylemleri, farklı bir dili, farklı motivasyonları olan bir alan. Üstelik devinimini sürdüren, henüz çok fazla gri alanları bulunan bir yapı.

İlk çıktığı günlerde, medyatik, tanınmış kişilerin takipçileri, fanları patlama yapmış olsa da, artık doğru içerik üreten veya üretilmiş içerikleri toplayıp, sınıflayarak kendi yorumlarıyla tekrar üreten tanınmamış kişilerin de hit olabildiği bir döneme evrildi.

Sosyal medya doğrudan içerikle ilintili. Bu kişiler için de aynı, kurumlar için de aynı.

Kurumlar kendilerini masaya yatırıp, markalarını kişiselleştirmek zorundalar. “Eğer markam bir insan olsaydı nasıl biri olurdu” sorusunu kendilerine sormalılar. Kadın mı erkek mi, eğlenceli mi ciddi mi, siyasi mi apolitik mi, çevreci mi, ilgi alanları nedir? Daha sonra da kurgulanan bu kişilik çerçevesinde markanın ilgi alanları, sahiplendiği alanlar çerçevesinde doğru içerik üreterek, sürekliliği sağlayarak bir grup oluşturmaları gerekiyor.

Günlük hayattaki burunlarından kıl aldırmaz, hoşgörüsüz, tahammülsüz katı tutumlarını unutup yeni bir kimlik kazanmaya mecburlar. Ürettikleri veya çoğalttıkları içeriğin rakipleriyle kesiştiği durumlarda, doğruyu söyleyen rakipleri de olsa egolarını bir kenara bırakarak bu doğrunun arkasında durmaları, doğru içerik rakipleri tarafından üretilse dahi paylaşmaları gerekiyor.

Neden bir inşaat şirketi yalnızca yeni projelerini tanıtmaya çalışır da, örneğindeprem konusunu sahiplenmez? Ya da emlak sektörüyle ilgili tüm haberleri toplayıp paylaşarak, uzmanların da görüşlerini alarak farklılık yaratmaz?

Neden bir kurum, yalnızca sponsorluk yaptığı bir müzik festivaliyle ilgili haberleri vermek yerine, seçmiş olduğu müzik konseptine uygun sürekli bir içeriküretmez?

Kurumlar sosyal medyayı yalnızca bir “reklam” aracı olarak görmekten vazgeçmedikleri ve takipçilerini “ürün satabilecekleri” hedef kitle olarak betimlemekten sıyrılmadıkları sürece sanırım daha uzun süre “Godot”yu bekleyecekler…

Meraklısı için not: Hayır, sosyal medya yönetimi yapmıyorum. Sosyal medya konusunda şirketlere danışmanlık da yapmıyorum. Bizim amca oğlu, teyze kızı da bu işle iştigal etmiyor. Sanılanın aksine bu yazı bir kâr amacı beklentisiyle kaleme alınmamıştır.

Not: Bu yazı ilk kez BTNet Haber Portalı‘nda yayınlanmıştır.

 

 

Leave a Reply