Değişen Sol / 3

Ve 12 Eylül

Son olarak 12 Eylül darbesi, sosyalist grupların iç yapılanmalarında önemli bir “de – facto” yarattı. Baskı ve gizlilik ortamında darbe öncesindekinin aksine artık “kollektif ruhu” yaşayamayan, grubun ve grup liderlerinin “gözaltından” uzak kalmaya başlayan üyeler için yeni bir yalnızlaşma, sorgulama ve bireyselleşme süreci başladı. Giyim kuşamdan entelektüel zevklere, hatta duygusal ilişkilere kadar her alanda müdahale gücü bulunan grup ve grup liderliğinin etkinliğini yitirmesi, eylemden eyleme koşulan dinamik sürecin yerini dinginliğe bırakması, özel zamanların çoğalması bu süreci daha da önemli kıldı. Kendileriyle başbaşa kalma olanağı bulan devrimciler, entelektüel birikim ve yeteneklerinin farkına varırken bir yandan da geride kalan “profesyonel devrimcilik” döneminin yerine yaşamı idame ettirme gerçeğiyle de karşılaştı. Bu arada çoğu insan için, geride bırakılan “sosyalist yaşam biçimi sırasında” parçalanan “burjuva değer yargıları” ve hemen ardından “sosyalizme duyulan inancın da yitirilmesi”, artık yerine konulabilecek başka bir değerler sisteminin de üretilememesi derin bir boşluğun doğmasına, topyekün bir inanç ve değer yitimine yol açtı.

Kesin ve katı çizgilerle ayrıştırılmış “burjuva alışkanlıklarla” devrimci yaşam tarzı, sol dışındakiler açısından şaşırtıcı olabilecek katı bir muhafazakarlığı içerir. Devrimcilik, “çelik disiplini” gerektiren hayli “zor”, karmaşık ve çilekeş bir “yaşam tarzı” olarak sunulur. Bu nedenle, sola sempatiyle bakan, ancak bu “yaşam tarzının gereklerini yerine getirememe” çekincesini yaşayan pek çok insan, sosyalist gruplara mesafeli durmayı yeğledi.

“Militan” yaşam tarzı

Kır gelenekselliğinin büyük kent varoşlarına taşınan çizgileriyle oluşturulan yaşam tarzı, aslında etiketi ne olursa olsun hemen tüm siyasal yapıların ortak özelliğidir. Aynı durum “yiğitliği ve gözüpekliği” kutsayan ülkücülerde de, İslami gruplarda da gözlenebilir.

Sosyalist, ülkücü ve İslamcı grupların kendilerini, üyelerini ve “mitlerini” tanımlamada kullandıkları terminolojinin şaşırtıcı biçimde ortak özellikler taşıdığı görülüyor. ‘Savunduğu değerler için her şeyden vazgeçmek, ölümü göze almak, ağır bedeller ödemek’ gibi her biri yan anlamlarla güçlendirilen değerler yüceltiliyor. Bireysel istekler, militanın mücadele enerjisini azaltacağı var sayılan kişisel bağlar (aile, eş ya da sevgili, okul, meslek vs.) ise “zayıf bilincin”, çürüme ve yozlaşmanın göstergesi sayılıyor. Bütün bunların yerine militan duygular, yoldaşlık bağları ve güçlendirilmiş aidiyet kavramları konuyor.

Tüm siyasal yapılarda ortak sorun, “aşırı grup baskısı”, “lider otoriterizmi” ve “bireyselleşememe duygusu” olarak özetleniyor. Daha da ilginci, her biri koşullar gereği şiddeti yaşamış farklı siyasal görüşteki “eski” üyelerin bugün şiddet karşısında ortak bir tutum almaları…

12 Eylül sonrasını değerlendirirken, söz konusu “bireyselleşme ve özgürleşme sürecini” başta ÖDP gibi “değişimci” anlayışların tersine, DHKP – C benzeri sosyalist gruplar bir “çürüme ve yozlaşma ifadesi” olarak değerlendiriyor. Benzer farklılaşma, yeni süreçte sola ve devrimciliğe yönelik tanımlamalarda da kendisini gösteriyor. Esnek ve birey inisiyatifini öne alan ÖDP örgütlenmesinin aksine, sosyalist sol grupların geleneksel katı hiyerarşisi devam ediyor. Bir yanda yeniden tanımlanan grup – üye ilişkisi gelişirken, diğer yanda geleneksel merkeziyetçilik varlığını koruyor.

Türkiye’nin değişim sürecinde tüm siyasal yapılanmalar her şeye rağmen kendilerini yeniden tanımlıyor ve yeniden konumlandırıyor. Bu değişim sürecinden solun payını almaması düşünülemezdi elbette. Değişimin çizgilerini hem sol içi tartışmalarda, hem de solun Türk siyasal yaşamına müdahalelerinde görmek mümkün.
Kendilerini solda tanımlayan 382 kişiyle yaptığımız görüşmeler, söz konusu kitlenin yüzde 73’ünün solda bir yenilenme ve değişime “iyimser” bakmadığını ortaya koyuyor. Yine aynı kitlenin yüzde 22’si “muhafazakar / Stalinist” eğilimler taşıyor. Bu, günümüzdeki solun deneyimleri göz önüne alındığında hayli yüksek bir oran. ÖDP Lideri Ufuk Uras, kendi partisinde “muhafazakarların” oranını yüzde 1 olarak ifade ediyor.

ÖDP, HADEP ve DİSK’in yanı sıra, DHKP – C çizgisini savunan Kurtuluş Dergisi ve Kıvılcım çizgisini savunan Direniş Gazetesi temsilcileriyle, sosyalist solda yer alan parti ve grupların temsilcileriyle yaptığımız görüşmeler, “değişimin nasıl algılandığı” ve boyutlarına ilişkin çarpıcı bulguları içeriyor.

DİSK: Hedef; çalışma barışı ve daha fazla üretim

Türkiye’de artık çalışma barışından, daha fazla üretimden, kesim menfaatlerinin ülke menfaatleriyle birleştirilmesinden söz eden bir DİSK var; Cumhuriyetin sürekliliğinin sağlanmasını, toplumsal barış ve siyasal istikrarın tesisini, ülke sorunlarının diyalog ve uzlaşma yoluyla ele alınıp çözüme kavuşturulmasını, AB’ye tam üyeliği istiyor.

Sosyalist bir parti olarak ÖDP programı, tüzüğü ve örgütlenmesiyle iddialı bir parti görünümünde; seçimle gelen yöneticilerini “geri çağırma hakkı” tanıyor üyelerine. Bu kural en alttaki yöneticiden genel başkana kadar geçerli. Ve Türkiye’de ilk kez bir siyasal parti, cinsel azınlık haklarını program ve tüzüğünde açıkça savunuyor.

Sosyalist bir parti olarak ÖDP programı, tüzüğü ve örgütlenmesiyle iddialı bir parti görünümünde; seçimle gelen yöneticilerini “geri çağırma hakkı” tanıyor üyelerine. Bu kural en alttaki yöneticiden genel başkana kadar geçerli. Ve Türkiye’de ilk kez bir siyasal parti, cinsel azınlık haklarını program ve tüzüğünde açıkça savunuyor.

Sosyalist bir parti olarak ÖDP programı, tüzüğü ve örgütlenmesiyle iddialı bir parti görünümünde; seçimle gelen yöneticilerini “geri çağırma hakkı” tanıyor üyelerine. Bu kural en alttaki yöneticiden genel başkana kadar geçerli. Ve Türkiye’de ilk kez bir siyasal parti, cinsel azınlık haklarını program ve tüzüğünde açıkça savunuyor.

Sosyalist bir parti olarak ÖDP programı, tüzüğü ve örgütlenmesiyle iddialı bir parti görünümünde; seçimle gelen yöneticilerini “geri çağırma hakkı” tanıyor üyelerine. Bu kural en alttaki yöneticiden genel başkana kadar geçerli. Ve Türkiye’de ilk kez bir siyasal parti, cinsel azınlık haklarını program ve tüzüğünde açıkça savunuyor.

12 Eylül öncesinin en güçlü işçi sınıfı örgütü DİSK, darbe sonrasında kapatıldı. DİSK yöneticileri yıllar süren yargılamalarda 12 Eylül öncesi terörün başlıca sorumlusu olarak gösterildiler.

“Ama kamuoyu karşısında kendimizi akladık” diyor DİSK Genel Başkanı Rıdvan Budak. “DİSK, kurulduğu günden beri Türkiye’de demokrasiden yana, emekten yana, insan hakları ve toplumsal barıştan yana tavır aldı”.

Türkiye’de sol, tarihi boyunca işçi sınıfı “adına” ve sınıfın “öncülüğü” doğrultusunda hareket ettiğini ileri sürdü. Oysa Budak, “Bugüne kadar hiçbir sol, sosyal demokrat ya da sosyalist parti ve grup bize somut bir toplumsal projeyle gelmedi. Sadece seçim dönemlerinde gelip falanca yerden aday olmamızı istediler. Sosyalist gruplar ise temeli olmayan eleştirilerle DİSK yöneticilerini suçladılar. Bizim açtığımız alanlarda, mitinglerimize katılıp bizi eleştirdiler” diyor.

Artık çalışma barışından, daha fazla üretimden, siyasal istikrardan, kesim menfaatlerinin ülke menfaatleriyle birleştirilmesinden söz eden bir DİSK var.

Budak, “DİSK her zaman demokrasinin yanında yer aldı. Bugün farklı kuruluşlarla masaya oturup demokrasi için ortak bir bildiriye imza koymamızda garipsenecek hiçbir şey yok. İşçi sınıfının ekonomik ve sosyal hakları için verdiğimiz mücadele ile ülkenin ortak çıkarları için yürütülecek demokrasi mücadelesini birbirine karıştırmamak, birbirinin karşısına koymamak gerekir. Evet DİSK emeğin hakkını istiyor, adil bir gelir dağılımını istiyor ama bunun için üretim gerekli. Üretimi artırmazsak, neyi paylaşacağız? Bunu eskiden bu kadar açık söylemek kolay değildi” diyor.

Sosyalist grupların TOBB’la ortak bir bildiriye imza atmasını eleştirmelerini anlamsız buluyor Budak. “MGK kararlarının önünde, arkasında, sağında, solunda olunmaz. Siviller ülkeyi doğru dürüst yönetti de, asker bu yüzden mi darbe yaptı? Şimdi askerin artık darbenin bir çare olmadığını gördüğüne tanık oluyoruz. Bu olumlu bir gelişme. Bu gelişmeyi kalıcılaştırmak için bizlerin bir şeyler yapması gerek. İşte bu konuda DİSK üzerine düşen sorumluluktan kaçmadı”.

“Babam bile değişti. Biz gençken langırt oynuyoruz diye bize kızan babam, iki yaşındaki torunuyla oturup kağıt oynadı. Babam bu kadar değişti, ben nasıl değişmem? Toplumdaki değişimi, dünyadaki değişimi görmek ve yeni çözümler üretmek zorundayız” diyor Budak.

DİSK, diğer meslek örgütleriyle birlikte;

“Türkiye Cumhuriyeti’nin sürekliliğinin sağlanması ve güçlendirilmesini, toplumsal barış ve siyasal istikrarın tesisini, ülke sorunlarının diyalog ve uzlaşma yoluyla ele alınıp çözüme kavuşturulmasını, “işçi ve işverenin” sosyal sigorta prim yükünün azaltılmasını, AB’ye tam üyeliği” istiyor.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin sürekliliğinin sağlanması ve güçlendirilmesini, toplumsal barış ve siyasal istikrarın tesisini, ülke sorunlarının diyalog ve uzlaşma yoluyla ele alınıp çözüme kavuşturulmasını, “işçi ve işverenin” sosyal sigorta prim yükünün azaltılmasını, AB’ye tam üyeliği” istiyor.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin sürekliliğinin sağlanması ve güçlendirilmesini, toplumsal barış ve siyasal istikrarın tesisini, ülke sorunlarının diyalog ve uzlaşma yoluyla ele alınıp çözüme kavuşturulmasını, “işçi ve işverenin” sosyal sigorta prim yükünün azaltılmasını, AB’ye tam üyeliği” istiyor.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin sürekliliğinin sağlanması ve güçlendirilmesini, toplumsal barış ve siyasal istikrarın tesisini, ülke sorunlarının diyalog ve uzlaşma yoluyla ele alınıp çözüme kavuşturulmasını, “işçi ve işverenin” sosyal sigorta prim yükünün azaltılmasını, AB’ye tam üyeliği” istiyor.

Budak, “Sosyalizm talebimizden vazgeçmedik” derken hemen ekliyor “Geçmişte olduğu gibi bugün de, demokratik, çoğulcu, insancıl bir sosyalizmi istiyoruz. 70 yıllık deneyim gösterdi ki, sözde işçi sınıfı adına sosyalist devletler kuranlar, aslında işçi sınıfını sömürdüler. Bu devletler yıkıldığında, işçi sınıfı adına hareket ettiklerini söyleyenlerin nasıl kendi hesaplarına zenginleştikleri görüldü.”

“Ben devrimciyim, sosyalistim ve Atatürkçüyüm” diyen Budak, “Şu gerçeği görmek gerekiyor; bugün Türkiye’de demokrasi safları son derece açık ve netleşmiştir. Atatürk devrimleri bir yanda ve bunu geriye götürmek isteyen gerici, şeriatçı güçler bir yanda. Elbette biz, toplumu geriye götürmek isteyen şeriat güçlerinin karşısında, Atatürk devrimlerinin yanında olacağız…”

ÖDP: Çoksesliliğin adresi

“AŞKIN ve devrimin partisi” imajıyla, sosyalist kesimde güçlü bir değişim rüzgarını estiren ÖDP, Batı Avrupa solunun soğukkanlı politik tutumuyla, Latin solunun coşkulu devrimciliğinin ilginç bir sentezini oluşturmaya çalışıyor. Elbette bu bir “duruş” ve henüz politik çizgisinde bir netleşme görülemediği için tüm yorumlar bu “duruş” üzerine yapılabiliyor.

“Yeni” politik söylemiyle ÖDP, bir çıkış arayan kitlelerin umudu olma yönünde hızlı bir büyüme kaydediyor. Ancak çok yakın geçmişte benzer bir “büyüme” vak’ası YDH için de geçerliydi ve ilginçtir, YDH’ya yönelen “umutsuzlar”, aynı heyecanla ÖDP’ye yöneliyorlar.

Solun “aynı kapta kaynamaz” unsurları, ÖDP’nin biraz da TBKP’den miras “yeni politik kültür” söyleminin çekiciliğinde buluşuyorlar. Amaç, farklılıkları koruyarak yeni bir sosyalist kimlik yaratmak. Bu sosyalist sol açısından son derece önemli ve zor bir operasyon.

ÖDP, sosyalist bir parti olarak gerek programı, gerek tüzüğü ve örgütlenmesiyle gerçekten iddialı, sözü olan bir parti görünümünde. Türkiye’de ilk kez, bir parti seçimle gelen yöneticilerini “geri çağırma hakkı” tanıyor üyelerine. Bu en alt düzeydeki yöneticiden genel başkana kadar geçerli bir kural. Kadınlara karşı “ayrımcılık” uygulanıyor ve tüm organlarda yüzde 30 kadın kotası kuralı getirilmiş. Ve Türkiye’de ilk kez bir siyasal parti cinsel azınlık haklarını program ve tüzüğünde açıkça savunuyor.

Değişimin ifadesi sayılan bu özellikler bir yana, ÖDP programında son derece ilginç noktalar göze çarpıyor. En ilginç nokta, diğer sosyalist parti ve grupların aksine, ÖDP programında “Kürt” sözcüğü kesinlikle kullanılmıyor. Bu soruna programda isim verilmeden, “çok kimliklilik” ve “çok kültürlülük” kavramlarıyla değiniliyor. ÖDP programı ekonomiden din ve vicdan özgürlüğüne, yargı bağımsızlığından sendikal haklara, kültür ve sanattan kadın, gençlik ve cinsel azınlık haklarına kadar her alanda “talepler içeren” ancak somut politikalar üretmeyen bir metin içeriğine sahip.

ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, alışılmışın dışında yumuşak üsluplu ve entelektüel bir kişiliğe sahip. Geleneksel liderlik anlayışına karşı çıkan Uras, “lider sultasına, monolitik parti anlayışına sahip olanlar lütfen bize bulaşmasın” diyor.

Uras, partisine yöneltilen “liberal sol” eleştirilerine karşı çıkıyor ve “ÖDP; programının amaç bölümünde kendisini sosyalizmi amaçlayan bir sol kitle partisi olarak tanımlıyor.
Uras ÖDP’nin başlangıcını şöyle anlatıyor:

“Siyasi yelpazenin solunda ve solun tamamını kapsayacak bir bakış açısına sahip. Parti kurulurken sosyal demokratları, çevrecileri yani düzenden canı yanan, altta kalan kendini ifade edemeyen bütün kesimleri kuşatacak solun bir “birlik projesi” olarak tasarlandı. Solun otuz yıllık parti serüvenini çoğulcu, çoksesli parti projesi içinde harmanlamak olarak tanımladık ve bunu çok kısa bir süre içerisinde gerçekleştirdiğimizi düşünüyoruz.”

28 Şubat sonrası yürürlüğe giren MGK kararlarının RP’yi daha da güçlendireceğine inanan Ufuk Uras, RP’nin kapatılmasına da karşı çıkıyor. Kendisinden önceki parti kapatma kararları karşısında sessiz kalan RP’yi sahte demokrasi şampiyonluğuyla suçluyor ve RP’nin bu ikiyüzlülüğünün teşhir edilmesi gerektiğini savunuyor.

Uras, Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasının zorunlu olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Derhal kalıcı bir barış ortamının sağlanması gerekir. Ortada sadece iki şık var. Ya insanların ölmesine göz yumacaksınız, ki bu durumda ya silah tekelleriyle ya da Susurluk’ta ortaya çıkan fesat çeteleriyle, çıkar ilişkiniz var demektir. İkinci şık barışı savunmaktır. İnsanların kendi kimlikleriyle, özgürce tartışmalarına ve sorunun çözülmesine olanak sağlamaktır.”

HADEP: “Kürt partisi değiliz”

BAŞINDAN beri tüm Türkiye’nin partisi olduklarını her fırsatta dile getirmek zorunda kalan bir parti HADEP.
Seçmen potansiyelinin bölgesel yoğunlaşması ve parti hakkında açılan davalara temel oluşturan iddianamelerin aksine HADEP, Türkiye’de tüm ezilenlerin, emekçilerin ve demokratların partisi olduğunu söylüyor. Tek farkla ki, Türkiye’nin öncelikli sorununun ve diğer tüm sorunların ana kaynağının Güneydoğu’da süren savaş olduğunu ileri sürüyorlar.

Partinin birincil görevi olarak demokrasi güçlerinin en geniş birlikteliğinin sağlanması öngörülüyor. HADEP, bu birlikteliğin sağlanmasında kendisini motor güç olarak görüyor.

Sosyalizmi hedeflemeyen, sola açık bir kitle partisi HADEP. Sosyal demokrat partilerden farklı olma iddiasında.

HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Türkiye’nin öncelikli sorununun kalıcı bir barış ortamının sağlanması olduğunu söylüyor: “Sınırlı bir bütçenin neredeyse yarısını sürmekte olan bir savaşa ayırırsanız, emeğin hakkını nasıl verebilirsiniz? Hangi yatırımları yapabilir ve insanlara iş, ekmek verebilirsiniz? Türkiye’de hangi soruna elinizi atsanız karşınıza bu kirli savaş çıkar.”

Bozlak, partisinin olduğundan farklı gösterilmeye çalışıldığını ileri sürüyor ve “Bizi bir Kürt partisi gibi göstermeye çalışıyorlar. Bu doğru değil. Evet, seçmen yapımızda Kürtler büyük bir ağırlık taşıyor. Çünkü bu soruna en doğru çözümü bizim ürettiğimiz ortada” diyor.

HADEP’in “ülkenin tamamı için demokrasi istediğini” ifade eden Bozlak, “Türkiye’nin üçte biri demokrasiyi tanımıyorsa, bu ülkede demokrasi var diyemezsiniz. Diyarbakır’da 30 yaşındaki insanlar yaşamları boyunca tank ve asker dışında hiçbir şey görmediler” diyor.

HADEP Kongresi sırasında yaşanan “Bayrak Krizi” Bozlak’a göre bir provokasyon. Bozlak Türk bayrağına da sahip çıkıyor: “Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız. Bu bayrak Tansu Çiller’in bayrağı değil”

Kürt sorunu dışında, HADEP’in ekonomik, sosyal ve siyasal hedefleri sosyal demokrat partilerinkiyle hemen hemen aynı çizgide belirginleşiyor. Ancak HADEP, sosyal demokrat partilerle arasında kalın bir çizgi olduğu iddiasında. En azından CHP ve DSP’nin sosyal demokrat olmadıklarını, hele DSP açısından bu durumun çok daha net olduğunu ileri sürüyorlar.

Milliyetçi sosyal demokrasi

ALMAN Sosyal Demokrat Partisi’nin etkin üyelerinden ve eski Sosyal Demokrat lider Willy Brandt’ın çalışma arkadaşı Nazmi Kavasoğlu, Değişen Sol dizisiyle ilgili görüşlerini Milliyet’e aktardı. “Sol” ve “sosyal demokrasi” konularında birçok kitabı bulunan, Alman basınında çok sayıda makale ve köşe yazısı yayınlanan Kavasoğlu’nun görüşleri şöyle:

“Sadece sosyal demokrasi değil, tüm siyasal hareketler Türkiye’ye Batı’dan ithal edilmiştir. Ancak çoğunlukla Batı’dan alınan düşüncelerin özgün olmamaları, Türkiye gerçeği ile çatışmalara dönüşmüş, Türk halkı Batı kökenli siyasi düşüncelere kuşku ile bakarak, araya mesafe koymuştur. Bu durum Atatürk’ün ölümünden sonra ortaya çıkmış ve CHP’de Bülent Ecevit’in, İsmet İnönü’yü göndermesine kadar sürmüştür. CHP’de Bülent Ecevit’le başlamış olan `özgün, Türkiye topraklarından fışkırmış sosyal demokrat hareket’ maalesef çoğu tarafından kavranamamış, Ecevit bu çevreler tarafından `faşist, kafatasçı, gerici’ gibi ağır suçlamalara maruz kalmıştır. Oysa tartışmaların dibinde yatan gerçek `özgün olmak’ ile `Marksizm kökenli sosyal demokrat’ ikilemidir. Nitekim Batı ülkelerinin Marksizm kökenli sosyal demokrat partileri, komünizm çöktükten sonra kendilerini yeniden gözden geçirme, yeniden yapılanma dönemine girmişlerdir. Örneğin Willy Brandt’ın ölümü ile önemli kriz, kimlik sorgulaması dönemi yaşayan Alman Sosyal Demokrat Partisi, günümüzde hala, yeni kimliğinin hangi toplumsal güçler üzerine kurulması gerektiğini tartışmaktadır. Yeniden Türkiye’deki sosyal demokrasi dünyasına dönelim:

DSP – CHP olguları bugüne dek sağlıklı bir şekilde, tarafsız ele alınıp değerlendirilememiştir. Sığ, kendi dar görüşlerinden hareket eden çevreler sürekli DSP’ye saldırmışlar, `Karı – koca partisi’ gibi büyük abartılı yaklaşımlarla DSP’yi siyaset sahnesinden silmeye çalışmışlardır. Türkiye’nin yakın tarihine baktığımızda, 12 Eylül kazası sonrası tuzbuz edilmiş siyasi partilerden geriye `solda’ dişe dokunur bir değer ve güç kalmamıştır. HP, SHP rüzgar gibi geçmişlerdir.

DSP – CHP birleşmesine `Ecevit istemiyor’, `Ne inat adam!’ sığlığı ile bakanların bu iki parti arasındaki çok önemli niteliksel, mayalanma konularını ele alıp düşünmeleri gerekmekte… Solun değişim sürecini başaramadığı, sürekli değişim kabızlığı yaşadığı savları doğru değildir. Türkiye’de sosyal demokrasi açısından solun yaptığı en büyük değişim DSP’nin kurulması, tüm engelleme ve iftiralara karşın kendine önemli bir yer edinmiş olmasıdır. Sosyal demokratlar `ideoloji’ sözcüğünü ağızlarına alırken `9 biçip, 1 kesmek’ zorundadırlar. Çünkü `ideoloji’ denince, donmuş, dediğim dedik mantığı da rahatlıkla anlaşılabilinir. İdeoloji yerine `felsefe’ yaklaşımı daha doğrudur. Sosyal demokrat partiler de, kendi toplumlarının felsefeleri üzerine kendilerini inşa etmek zorundadırlar. Bu gerçek komünizmin çökmesinden sonra çok bariz bir şekilde ortaya çıkmıştır. Sosyalist Enternasyonalizm başka, bir ülkenin eski kendinin üzerine, yeni kendini inşa ederek kendi halkının çıkarlarını savunmak yine başkadır.

Sosyal demokratlar 1989 tarihini, Berlin duvarının yıkılmasıyla dünyadaki yeni oluşumları, dünyanın nereye gittiğini çok titiz bir şekilde değerlendirmek zorundadırlar. Berlin duvarının çökmesiyle başlayan yeni siyasal süreç, tüm yerküreyi derinden etkilemiş ve önümüzdeki zamanlarda daha da etkileyecektir.

3 – 5 tema arasına sıkışıp, dünyayı kavrayamamış olan tüm sosyal demokrat partilerin akibetlerinin İnönü’ler, HP, SHP gibi olması kaçınılmazdır. Gerçekten Türkiye’nin çıkarları düşünülüyor ise, akıllar üstüne taht kurmuş olan ihtirasların, akılların altına kovalanması gerekiyor. Çünkü sosyal demokrat partiler, kişilerin eksikliklerini, yetmezliklerini tatmin alanı değil, halkın sorunlarını çözmek, daha fazla üretmek için vardır…”

Yeni slogan: Çözüm

SINIF ve partinin öncülüğü, geçmişte tartışılmazken bu gün tartışılıyor ve kimi sol parti ve gruplar öncülük iddiasından vazgeçiyor.

ÖDP, öncülük iddiasında olmadığını açıklıkla dile getirirken, kendisini sosyalizm hedefi olmayan sol bir kitle partisi olarak tanımlayan HADEP’ te öncülük iddiasını getirmiyor. Bununla birlikte, gerek ÖDP’nin, gerek HADEP’in “demokrasi güçlerinin birliğinin oluşturulmasında” kendilerini”motor güç” olarak tanımlamaları, her iki partinin de her şeye rağmen kendilerine özel misyonlar atfetmeyi sürdürdüklerini düşündürüyor.
DHKP – C ve diğer sosyalist gruplar için öncülük iddiasından vazgeçmek kendi politikalarına güvensizliğin göstergesi olarak kabul ediliyor.

Hemen tüm sol parti ve gruplar şiddeti bir mücadele yöntemi olarak görüyordu. Şiddet artık daha fazla sayıda parti ve grup için yerini demokratik tartışma kültürüne dayalı mücadele yöntemlerine bırakıyor.
Şiddet karşısındaki en açık tutum yine ÖDP’den geliyor. Şiddetin terk edilmesi gerektiğini savunan bir diğer sol parti HADEP. Şiddet eylemleriyle sık sık gündeme gelen DHKP – C başta olmak üzere, diğer sosyalist gruplarda ise şiddet, mücadelenin temel karakterini oluşturuyor.

ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Saruhan Uluç, şiddetin varoş kültürünün bir gerçeği olduğunu vurguluyor.

Uluç, “İnsanlar çok ağır şartlarda yaşıyorlar. Şiddet adeta yaşamın bir parçası. Çünkü başka bir çıkış yolu gösterilmemiş, insanların üzerine şiddetle gidilmiş onlarda şiddetle karşılık vermişler. Ama varoşları kazanmak mümkün. İnsanca yaklaştığınızda, çözümler ürettiğinizde, bir çıkış yolu gösterdiğinizde hemen olumlu bir tepki alıyorsunuz. Biz, varoşlarda da güçlü bir örgütlenmeyi başarıyoruz. Ve görüyoruz ki şiddet toplumun her alanında olduğu gibi varoşlardan da silinebilir, yeter ki bunun için çaba gösterilsin.”

Şiddet, genel olarak sosyalist grupların tümü için gücün ve gruplar arası erkin göstergesi sayılıyor. “Devrimci şiddette” karşı çıkmak, onu zorunlu bir mücadele yöntemi olmaktan çıkarmak ağır bir ideolojik sapmayı ifade ediyor. Zira “ya savaşırsınız, ya da uzlaşırsınız” biçiminde formüle edilen düz ve naif bir anlayışı var çoğu grubun. Anadolu kültüründen gelen ve halk tarafından sevecen biçimde efsaneleştirilen efelik, eşkiyalık ruhunun sosyalist gruplardaki etkisi çok büyük. Dağlar, en “kentli” sosyalistler için, hatta sosyal demokratlar için bile özel bir anlam taşıyor. “Toplumsal içerikli” roman ve öykülerde, şiir ve şarkılarda dağlar yiğitliği, başkaldırı ve direnişin imgesi olarak yerini koruyor.

Türkiye sosyalist solu, 1968 – 1988 yılları arasında uzun bir bölünme dönemi yaşadı. 1988 sonrasında ise solda birlik tartışmaları ve birlik deneyleri ağır bastı.

ÖDP ve HADEP birlikte tutum alma konusunda deneyimlere sahip iki parti. Solun birliğini gerekli ve kaçınılmaz görüyorlar.

CHP – DSP ilişkisinde de her iki parti de sosyal demokrasinin tek adresi olduklarını savunuyorlar.Sol, kitlelerin desteğini kazanmanın yolunun slogan üretmek yerine ülke ve dünya sorunlarına çözüm üretmekten geçtiğini fark ediyor. Bu günün sorunlarına bugünden çözümler üretme çabası daha fazla görülüyor.

Her alanda politika

“Bu günün sorunlarına, bu günden çözüm üretmek.” ÖDP, bu sloganla hareket ediyor ve tüm ülke sorunları için bir sözü olma iddiasında.

Aslında bu ÖDP’ye özgü bir tutum değil. HADEP’ten DHKP – C’ ye kadar tüm sosyalist – sol parti ve gruplar artık sorunların çözümünün sosyalizm sonrasına ertelenemeyeceğini fark etmiş görünüyorlar.

ÖDP kadınlardan cinsel azınlık haklarına kadar her alanda politika üretiyor. HADEP Kürt sorununun çözümünü öncelikli olarak görmekle birlikte, diğer ülke sorunlarını da dikkat merkezine aldığını ifade ediyor.
DHKP – C “görüşlerini benimsediklerini” söyleyen Haklar ve Özgürlükler Platformu (HÖP) ise hazırladığı “Halk Anayasası Taslağı” ile toplumsal dönüşüm projesini kamuoyunda tartışmaya açarken, benzeri bir program broşürü Direniş Grubu tarafından da tartışmaya açılmış.

Renkli ve medyatik eylemler

Medyanın kamuoyunu etkileme gücü sol tarafından da fark edildi. Sol, eskiye oranla çok daha renkli, medyatik eylem biçimlerini deniyor. İletişim teknolojisinden yaygın biçimde yararlanılıyor. Hemen her sosyalist grup internet aracılığıyla görüşlerini duyuruyor. İyi tasarlanmış web sayfaları, ingilizce basılan dergiler, cep telefonları ve daha bir çok teknolojik yenilik sosyalist gruplara da hizmet ediyor. Zaten pek çok sosyalist, değişimin temel nedenini teknolojinin gelişimine dayandırıyor büyük ölçüde…

Artık eylemler, gazetelerin baskıya giriş saatlerine, TV’lerin haber saatlerine göre ayarlanıyor. Özenli basın bültenleri ile eylemler duyuruluyor. Medya en etkili propaganda aracı çünkü. Eylemler, manşet kaygısıyla biçimleniyor. Tüm parti ve gruplar en etkili, en renkli, en yeni eylem biçimlerini bulmak için yarışıyorlar. Kameralara her grup, kendi “imajına uygun” bir görünümle çıkıyo. Kimi grup askeri formatta tek tip giysilerlr, kimi gruplar ise olabildiğince güler yüzlü imajlar yansıtmaya çalışılıyor.

Bir dakika karanlık eylemleri, üniversitelerde öğrencilerin kılıktan kılığa girerek, saçlarını sakallarını keserek, Bergama’lıların soyunarak gerçekleştirdikleri yeni eylem biçimleri geliştiriliyor.

Üstelik bu “batılı” ve “barışcıl” eylem biçimleri sosyalist solun en “sert” üsluplu kesimleri tarafından bile sahipleniliyor. Kurtuluş Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Hamdi Kaya, “Bir dakika karanlık eylemi, pasif bir eylem değildir. DHKP – C tarafından planlanmış bir kitlesel halk hareketidir” diyor. Sivil inisiyatiflerin, bağımsız bireylerin, kendi talepleri doğrultusunda, kimseye ihtiyaç duymadan demokratik tepkiler geliştirebilecekleri fikri, “sosyalist önderler” tarafından pek hoş karşılanmıyor.

Devamını Oku…

Leave a Reply