Devletin sanatçısı olmaz, devletin memuru olur…

“Yüzünüz çarpıksa aynaya bakmayın”
Gogol

Devlet ve sanatçı arasındaki ilişki nasıl olmalı konusu uzun yıllardır tüm dünyada bir tartışma konusu ve yeni değil. Devlet ve devlet uzantılı kurumlarının sanata sahip çıkmasının, “desteklemesinin” altındaki amacı anlamadan yapılacak olan her tartışma sığ kalacaktır ki öyle de kalıyor. Marks’a göre devlet: yönetici sınıfların artı değerin zorla elde edilmesi sürecine boyun eğmesi için, işçi sınıfı üzerindeki egemenliklerini güven altına almalarını sağlayan bir baskı aracıdır. Althusser “Devletin İdeolojik Aygıtları” kitabında devletin ideolojik aygıtları ile devletin baskı aygıtlarını birbirinden ayırır. Althusser’e göre hükümet, yönetim, ordu, polis, mahkemeler, hapishaneler devletin baskı aygıtlarıdır. Din, öğretim, aile, hukuk, siyasal sistem, sendika, haberleşme araçları ve KÜLTÜR ise devletin ideolojik aygıtlarıdır.

Bu çerçeveden baktığımızda devlet ve devlet uzantılı kurumlarının tiyatro, orkestra, opera, yayınevi vb. gibi kültürel alandaki her oluşumu ve eylemi aslında devlet ideolojisinin yaygınlaştırılması, benimsetilmesi ve pekiştirilmesi için bir propaganda aracından başka bir şey değildir.

Devlet kendi ideolojisini empoze etmek, sistemin devamını sağlamak adına bir kültür hegemonyası kurar ve kendi ideolojisi çerçevesinde “doğru” ve “yanlış”ı benimsetmeye çalışır. Bunu yaparken de sanatı ve sanatçıyı “desteklediği” algısını oluşturarak, daha da açacak olursak “sosyal devlet” adına sanatın ulaşılabilir olması, fırsat eşitliği, toplumu bilinçlendirme gibi kılıflar çerçevesinde kendi ideolojisine uygun “sanat”ı ve “sanatçı”yı tercih eder hatta kendi “sanat” ve “sanatçı”sını oluşturmaya gayret eder.

Devletin seçtiği “sanat” ve “sanatçı” bilinçli bir tercihtir ve içinde bir ayrımcılık barındırır. Ne demek istiyorum; eğer devlet, sanat ve sanatçıyı desteklemek adına ayırım gözetmeksizin her sanatçıya eşit mesafede durup gerek fonlar, gerek ücretsiz sahne vb. gibi olanaklar ile desteklemiş olsaydı bunları konuşmuyor olurduk.

Bu noktadan hareketle Devlet Tiyatrosu, Devlet Senfoni Orkestrası, Devlet Operası, Devlet Sergi Salonu vb. gibi başında Devlet ibaresi yer alan (ve/veya Belediyeler gibi devlet uzantısı kurumların başlığını taşıyan) her kurum sanatı ve sanatçıyı kendi ideolojisi çerçevesinde kullanmak için organize edilmiş bir araçtır. Bu açıdan baktığımızda “devlet sanatçısı” artık sanatçı değil adı üzerinde “devlet memuru”dur.

Bir sanatçıyı ele aldığımızda bağımsız bir şekilde sanat yapmak ile devlet çatısı altında memur olarak icracı olmak kararı bir tercihtir ve bu tercihe tabii ki saygı duymak gerekir.

Bir devlet kurumu, devletten ve devletin ideolojisinden asla bağımsız olamayacağı için başına “sanat” kelimesini getirdiğimizde de farklı olmayacağını bilmek gerekir. O yüzden başında “devlet” olan hiçbir şey hiçbir zaman özerk olmamıştır olamayacaktır. Olsa önce hukuk ve adalet sistemi özerk ve bağımsız olabilirdi.

Romantik bir bakış açısı olarak devlet toplumundur ve topluma hizmet eder, hükümetlere değil demek mümkün olsa da gerçekte böyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Devlet kültürü ve sanatı araçsallaştırır. İlk çağdan günümüze yeni kurulan devletler, savaş sonrası yeniden ayağa kalkmaya çalışan devletler sanatı ve tiyatroyu araç olarak kullanmışlardır. İkinci dünya savaşı sonrasında kalkınma döneminde Almanya’nın ilk olarak tiyatro binalarını yeniden inşası romantik bir yaklaşım olarak görülse de aslında devletin tiyatro ve sanatı kalkınma döneminde ihtiyacı olan bir ideolojik aygıt olması üzerinden okumak daha akılcı olacaktır.

Elbette topluma uygun fiyatla ve/veya ücretsiz tiyatro gibi sanat dallarını ulaştırmak devletin görevi olarak okunabilir ancak bunu yapacaksa bile yalnızca klasik eserlerden oluşan bir repertuvar ile görevini yerine getirmesi daha mantıklı, anlaşılabilir ve tartışmasız olacaktır. Bu bağlamda devletin sanat ve kültürle olan ilişkisini bir müze mantığıyla sınırlamakta fayda var. Sanat ve sanatçının toplumla, sistemle bir problemi vardır. Problemi olduğu yapıyla ilgili icraatını, söylemini problemli olduğu kurumun çatısı altında yapıyor olması ve/veya yaptığını sanması en düzgün söylemle naiflik olmaktan öteye gidemeyecektir.

Bu çerçevede son günlerde Kıbrıs’ta yaşanan tartışmalara bakacak olursak; Her ülkede olduğu gibi Kıbrıs’ta da Devlet Tiyatroları ve/veya Kurum Tiyatroları devletin bir ideolojik aygıtıdır ve hiçbir zaman özerk olmamıştır, olmayacaktır.

Konuyu siyasal bir çekişmeye çekmenin de bir anlamı yoktur, bugüne kadar iktidara gelen hükümetlerin ve dolayısıyla siyasi partilerin Devlet Tiyatrolarının ve/veya Kurum Tiyatrolarının görece bile özerk olması konusunda ne yaptığı, ne yapmadığı ortadadır. İyi niyetli girişimler olsa bile değişen hükümetler ve ideolojiler ile kalıcı olmayacaktır. Siyasetin düşünceye ve sanata ilgisi, düşüncenin ve sanatın kendisinden dolayı değildir; aksine düşünce ve sanatın gücünü propagandaya elverişli bulmasındandır

Konuyla ilgili olarak Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Nazım Çavuşoğlu yaptığı basın açıklamasında hak verdiğim tek bir şey söylüyor; “bu oyun Devlet Tiyatrolarında oynanmaya uygun görülmemiştir ve adanın herhangi bir yerinde bir sahnede oynanmasında sorun yoktur. Bu oyun herhangi bir yerde sergilendiğinde eğer yasaklanırsa veya engellenirse o zaman sansürden bahsedebiliriz.”

O zaman izin verin aklıma gelen soruları sıralayayım;

Kıbrıs’ta kaç tane özel tiyatro var? Kaç tiyatro sanatçısı bugüne kadar devletten maaş almak yerine sanatını bağımsız yapmak için bir çaba içerisinde olmuştur?

Haklı olarak bunun maddi koşulları üzerinden dem vurulacak biliyorum ama Kıbrıs gibi küçük  ve yatay ilişkilerin olduğu, hiyerarşinin minimumda olduğu bir toplumda her sanatçının birçok iş insanı, yatırımcı ile yakın olduğunun farkında olarak şunu sormak istiyorum, bugüne kadar özel tiyatro konusunda hangi iş insanlarının kapısı çalındı ve hayır cevabı alındı?

Devlet Tiyatrolarının özerk olması konusunda beyhude bir çaba yerine şirketlerin, iş insanlarının sanata ve kültüre yapacağı yatırımlardan vergi muafiyeti, özel indirim, teşvik vb. gibi bir konularda bir çalışma yapıldı mı, girişimde bulunuldu mu?

Kıbrıs’ta konservatuarı olan iki üniversitenin niye kendi tiyatroları yoktur? Üniversiteler devlete göre görece daha bağımsız ve özerk yapılara sahiptir.

Kıbrıs’ta devlet ve vakıf üniversitelerinin neden konservatuar bölümleri yoktur?

Konu Devlet ve/veya Kurum Tiyatrolarının yaklaşımı olduğunda söyleyecek sözü, itirazı olanlar yılda kaç kez tiyatroya gitmektedir? Özel tiyatroların gelişmesi için herhangi bir çaba göstermişler midir?

Devletin mali desteği olmadan sanat ve sanatçı yaşayabilir mi sorusunun cevabı tarih sayfalarında yer almaktadır. Sanat ve sanatçının geleceğinden endişe etmek ve bunun için devlet sahip çıksın demek anlamsızdır. Sanat ve sanatçıya destek çıkmanın yolu sanatı ve kültürü tüketmektir. Ben, siz, o sanat ve kültür tüketicisi olduğumuz zaman sanatın ve sanatçının devlete ihtiyacı olmaz.

E. Hemingway’in dediği gibi “Sanat devlete bırakılamayacak kadar önemli bir alandır”.

Sanatı devlete bırakırsan yalnızca tiyatro için konuşmuyorum ya maşası olursun ya da örneğin ressamsan açtığın sergide devlet resim alsın diye beklersin.

Not: Bu yazı Yeni Düzen gazetesinde 26 Ağustos 2019 tarihinde yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın