Sosyomani…

Sosyal medya kavramı hayatımıza girdiğinden beri çoğumuz yaşadığımız her şeyi paylaşma duygusunun esiri olduk. Twitter’dan, Facebook’tan, bulunduğumuz her yeri, yaptığımız her şeyi anında paylaşma duygusu içindeyiz. Herkese ne yaptığımızı, o an nerede olduğumuzu, ne yediğimizi, ne içtiğimizi, ne seyrettiğimizi, ne aldığımızı, ne okuduğumuzu bildirmek zorunda hissediyoruz. Neye kızdığımızı, neye sevindiğimizi, neye tepki verdiğimizi… Üstelik tanıdıklarımıza, yakınlarımıza bile değil, en ufak bağlantımız nedeniyle arkadaş listemize aldığımız aslında hiç tanımadığımız insanlara bile.

Andy Warhol yıllar önce “herkes bir gün on beş dakikalığına meşhur olacak” demişti. Artık 24 saati zorluyoruz. Sürekli bir ilgi görme, ilgi uyandırma, iletişim halinde olma dürtümüzle. Aklımıza ne gelirse paylaşıyoruz. Nasıl magazin muhabirleri yalandan da olsa gündem yaratacak sözüm ona ünlü insanları her yerde takip ediyorsa, biz de kendi kendimizin magazin muhabirleri olduk. Kendimizle ilgili sürekli ipe sapa gelmez haberler yapıyoruz ve zorla insanları gereksiz bilgi enformasyonuna tutuyoruz.

Üstelik bunu yaparken kendimizde hak da görüyoruz. Çünkü aynı şeyi onlar da yapıyor, bizim mesajlarımıza izin verdikleri, okumak zorunda oldukları için onlara da izin vermek, onların mesajlarını da okumak zorundayız. Yoksa yalnız kalacağız.

Bu sosyolojik ve psikolojik açıdan incelenmesi gereken bir durum. Ki inceleniyor da zaten. Toplu bir hastalık, toplu bir paranoya. SosyoMani. Bu konuda bir çok şey yazıldı, çizildi. Meraklısı için bu konuda yazılmış en derli toplu kitap olarak, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Hal Niedzviecki’nin “Dikizleme Günlüğü” kitabını önerebilirim. Bu konuda herkes hem fikir. Çok konuşuldu. Televizyonun gelişimiyle başlayan, kapitalizmin yeni şekliyle değişen yaşam biçimleri, reality showlarla başlayan teşhir ve röntgencilik. Kitle iletişim araçlarında kişilik hakları, kişinin özel hayatı gibi konularda ahkam kesmemiz bir yana, özel televizyonların yayına girmesiyle“Topluma Mal Olmuş” gibi bir kavram girdi hayatımıza. Magazin sınırlarını aştı. Herhangi bir şekilde, hangi konuda olursa olsun, biraz tanınmış bir insanın evinin balkonunda, plajda, teknede, alışveriş merkezinde isteği dışında her türlü görüntüsü, ses kaydı pervasızca hayatımıza giriyordu. Merak ediyorduk. Acaba gerçekten ediyor muyduk? Yoksa etmemiz gerektiği mi bize öğretiliyordu? Burası tartışılır. Ama şu bir gerçek ki geçen zaman içerisinde algı oturdu. Eğer izleniyorsan önemlisin. Eğer izleniyorsan, eften püften de olsa, haber oluyorsan, önemlisin. Yaptığın işle, söylediğin sözle, var oluşunla değil, mini eteğinle, verdiğin frikikle, içki içmenle, yanında kimin olduğuyla da olsa yeter ki gündem oluştur. Önce rahatsız olanlar, daha sonra bunu danışıklı olarak yapmaya başladılar. Çünkü albüm satmak, dizi, defile teklifi almak için her nasıl olursa olsun gündemde, gündemde değilse bile göz önünde olmaları gerekiyordu. Oldular da. Biz de magazinden öğrendik. Yine Andy Warhol’un bir fotoğrafa bakarak söylediği şu söz önemli: “Bu fotoğrafta ünlü birini sıradan bir işle meşgulken görüyoruz.”

2008 yılında “Webster’s New World Dictionary and Thesaurus” editörleri “Abartılı paylaşım” tamlamasını yılın buluşu seçti. Çünkü tam olarak yaptığımız şey buydu. Yeni çağın yeni davranış biçimi.

Ünlü olmasak da, söyleyecek bir sözümüz olmasa da, bizi takip eden kimse olmasa da artık teknoloji kendi kendimizin magazin muhabirleri olmamızı sağladı. Hepimiz kendimizi takip edilebilir kılabiliyoruz.

Asıl bugüne kadar konuşulmayan ve incelenmesi gereken durum burada. Daha dar bir çevreye de olsa, kendimizle ilgili haber üretip yayınlayabiliyoruz. Kendi okuyucu, izleyici kitlemizi yarattık. Zorla bilgi ve haber akışında bulunduğumuz, karşılıklı yazılı, sözlü olmayan bir anlaşmayla kurduğumuz ve sürekli geliştirmeye çalıştığımız sosyal medyada artık izliyor ve izleniyoruz.

Dikkat çekilmesi gereken şey buradaki model. Facebook’tan seni eklersem arkadaş sayım artar, dolayısıyla seninki de artar. Karşılıklı kazan-kazan durumu. Tanışıyor olmamız gerekmiyor. Arkadaşımın arkadaşı olabilirsin, veya olmayabilirsin. Önemli değil, ben seni izleyeceğim, sen beni izleyeceksin. Aksi takdirde seni de beni de izleyen olmayacak. O zaman gel karşılıklı olarak birbirimizin izleyeni olalım.

Yazdıklarımız paylaşmaya, okunmaya değer olduğu için değil, birbirimizi var etmek için değerliymiş gibi yapıyoruz. Üstelik model gayet güzel çalıştı ve hala da çalışıyor. Kendimizle ilgili sürekli gereksiz bilgi veriyoruz, ve sürekli onların gereksiz bilgilerini alıyoruz. Almazsak veremeyiz, verdiklerimizi almazlarsa biz de onlarınkini almayız. Herkes hayatından memnun, al gülüm ver gülüm. Zaten her konuda bir fikrimiz var, her konuda formasyonumuza bakmadan yorum yapabilecek öz güvenimiz var. Okumayan, yazmayan, yaz-a-mayan bir toplum için, şimdi artık kendi mecralarımız var. Üstelik bu gizli anlaşma nedeniyle okuyucularımız da var. Yorumlarımızı okumak zorundalar. Katılmasalar bile cevap yazmak zorundalar, çünkü onlar da okunmak istiyor. Saçma sapan yorumları dinlensin istiyor. Kültürsüz, birikimsiz bir toplumun sayıklamaları artık kabul görür oldu.

İçerik üretmekten aciz olduğumuz için, derli toplu bir şey yazabilecek bir formasyonumuz olmadığı için ve bunun içten içe bir yerlerde ezikliğini hissettiğimiz için sosyal medya ilaç gibi geldi. Hiçbir şey yapamıyorsan fotoğraf paylaş, hiçbir şey yapamıyorsan, YouTube videosu paylaş, hiçbir şey paylaşamıyorsan paylaşılanın altına kısa yorumlar yaz. Ya da paylaşılanı paylaş, beğen tuşuna bas. Başkaları tarafından üretilen içeriği, üretimi paylaştığımız zaman empati kurarak bunun bir parçası olduğumuzu sanma sanrısı. Sosyomani.

Peki ya içerik? Hiç önemli değil, önemli olan iletişmek. Önemli olan izleyici sayımızı artırmak. Her artan izleyici sayısıyla onlarınki de artıyor çünkü.

Bir Cevap Yazın