Para mı verdim sandın, bedavaya aldım…

Geçtiğimiz günlerde bir zamanların efsane, kült radyo programı, yıllar sonra aynı adı taşıyan filmin vizyona girmesini takiben internet üzerinden yayın yapmaya başlayacağını sosyal medya üzerinden duyurdu. Ücretsiz olarak yapılan ilk programı dinlemek için 20 bin kişinin üzerinde dinleyici siteye girmeye çalıştı, sitenin sunucuları bu kadar kişiyi kaldırmayacağı için site yöneticileri dinleyicileri yirmi bin civarında durdurmak zorunda kaldılar.

Aradan geçen çok kısa bir süre sonra program için dinleyicilerden 1 TL talep edildiğinde ise bu rakam 500′lere kadar düştü.

Hep yazılan, tartışılan konuya tekrar geri döndük.

Hiçbirimiz artık internet üzerinden ulaşabileceğimiz yazılım, müzik, kitap gibi ürünlere, hizmetlere para vermek istemiyoruz. Hatta internete de para vermek istemiyoruz. Şifresiz kablosuz bağlantı kanalları aramamız, otellerde, kafelerde ücretsiz kablosuz bağlantı istememizin altında bu güdü yatıyor.

BTnet.com.tr’de geçtiğimiz günlerde yayımlanan uluslararası bir araştırma da bu konuyu açıkça ortaya koyuyor. Bilgisayarlarda kullanılan programlara da özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki kullanıcılar para vermek istemiyorlar.

Bunun psikolojik, sosyolojik, ekonomik nedenleri tabiî ki tartışılabilir ve tartışılıyor da.

Burada konuya başka bir açıdan bakmaya çalışacağız.

Özellikle internetin ortaya çıktığı ve sivilleşmeye başladığı dönemlerde, tüm dünyada bilginin sınırsız paylaşımı, erişim kolaylığı bir devrim olarak nitelenmişti.

“Bilgi artık özgür olmak istiyor.”

“Netizen”ler, bu durumdan yeni iş olanakları ve yeni pazarlar bulmanın heyecanını yaşayan kapitalist sistemin aktörleri kadar memnun oldular. Kontrolü elden kaçırdığını düşünen devlet organları hariç. “Netizen”ler hala bu yeni özgürlükçü dünyada her şeyin “bedava” olmasından yana, bunun için hala belli bir yaş kuşağının asla anlayamayacağı şekilde, ücretsiz elde ettikleri bilgileri başkalarıyla yine bir kar amacı gütmeden paylaşmak için emek ve zaman harcıyorlar. Reel dünyada üzerinde satış etiketi olan her şey bu yeni dünyaya bu insanlar tarafından dönüştürülüyor. DVD’ler sabit disklere kopyalanıyor ve torrent kaynakları üzerinden paylaşıma sunuluyor, Müzik CD’leri MP3’lere çevriliyor ve paylaşıma açılıyor. Kitaplar taranıyor PDF haline getiriliyor ve paylaşıma sunuluyor.

Hiçbir maddi getirisi olmayan bu çabanın altındaki motivasyonu anlamak ayrı bir yazı konusu.

Reel dünyanın kapitalist aktörleri uzun zaman bu “yeni” dünyada da aynı sistemi sürdürebilecekleri sanrısına kapıldılar. Çünkü ne bu dünyayı tanıyorlardı, ne de bu dünyanın yeni vatandaşlarını. Üstelik sanal dünyada daha az maliyetlerle daha yüksek kar elde edeceklerini düşündüler ve üzerine atladılar.

Ama maalesef öyle olmadı/olamadı.

Bu yeni dünyanın kendi dinamikleri oluşmaya başladı. Bunu fark eden reel dünyanın aktörleri önce yasal düzenlemeler, takip sistemleri, telif hakları vb. ile bu süreci durdurmaya çalıştılar. Ancak Pandora’nın kutusu çoktan açılmıştı.

Zamanla bu yeni dünyanın yeni ekonomik sistemi oluşmaya başladı. Bazı müzik grupları üstelik satış adetleri çok yüksek olan popüler gruplar, yeni albümlerine etiket koymadan kullanıcının inisiyatifine bırakarak yeni bir yol denemeye başladılar. Yazılım geliştiren şirketler, yeni yazılımlarının standart sürümlerini kullanıcılara ücretsiz vermek, yalnızca daha geliştirilmiş “Premium” sürümlerden para kazanmak gibi bir yol buldular ve başardılar da.

Oyun yazılımcıları, oyunun belli bir “aşamaya” kadar olan bölümlerini ücretsiz vererek kullanıcılara denetmek, eğer beğenirlerse tamamını satmak gibi bir yöntem geliştirdiler. Ürünlere reklam almak, sponsor bulmak, veri toplamak ve bunları satmak denenen yollardan bazıları. Önümüzdeki yıllarda bu “bedava” sistemi üzerinden para kazanılabilecek çok yeni yöntemler geliştirilecek, geliştirilmek zorunda. “Fremium” artık her alanda bir ürün çeşidi olarak yerini alacak. Yeter ki biz talep etmeye devam edelim.

Bugün hala eski kurallarla net üzerinde iş yapmaya çalışan, mahkeme mahkeme koşarak yasal haklarını arayan firmalar ve yeni yöntemlerle, “bedava” ekonomisini kavrayabilmiş, “copyleft”, “açık kodlu” yazılımlarla başarı kazanan firmalar aynı sistemde iş yapmaya çalışıyor. Üstelik bazıları karlarını ve geleceklerini garanti altına alırken diğerleri tam tersi bir grafik izliyor.

Peki, tüm dünyada net üzerinde bulunan siz, ben, biz, onlar bu farkında olmadan “çalma”, “izinsiz kullanma”, “kopyalama” aktivitelerini yapmasaydık, kapitalist sistem kendi içinde yeni yöntemler bulmaya çalışacak mıydı? Yoksa reel dünyanın kuralları burada devam mı edecekti?

Net üzerindeki her şeyi “ücretsiz” isteme, kendine hak görme duygusunu kaybetmememiz gerekiyor. Üstelik çağdaş demokratik sistemlerde ücretsiz sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, işsizlik sigortası gibi haklarımızı konuşurken, talep ederken neden kültür/sanat/yazılım iletişim alanında bunları istemeye hakkımız olmasın?

Bu yeni dünyadaki her şeye ücretsiz ulaşmak istedikçe, bunu zorladıkça, ücretli olan her şeyi pazarlayan firmalar bunların ücretlerini başka yerlerden çıkarabilecek, bize ulaştırabilecek sistemleri bulmak ve dönüşmek zorundalar. Bırakalım kapitalizm bunun çözümünü kendi bulsun. Biz zorladıkça onlar buluyor zaten.

Üstelik telif hakları ve patentin inovasyonu nasıl engellediği de bir başka konu. James Watt’ın ilk buhar makinesini bulması ve patentini alarak koruması, tekel oluşturmaya çalışması endüstri devrimini oldukça geciktirdi. Microsoft’un lisans hakları peşinde koşmadığı ve ürün geliştirmeye zaman harcadığı dönemle son yıllarda mevcut programları ne kadar geliştirdiği açık. Bill Gates 1991′deki bir konuşmasında “Eğer insanlar bugünkü fikirlerin büyük bir kısmı icat edildiğinde bunlara nasıl patent verileceğini önceden bilseydi ve bunların patentini alsaydı, bugün endüstri tamamen durmuş olurdu” derken, yazılım sektörünün bir dönem yaşadığı hızlı gelişimi aslında henüz patent sektörünün tam olarak oturmamasına ve uygulanmamasına borçlu olduğunu ima ediyordu. “CopyLeft” artık yeni dünya düzeninin gerek inovasyon, gerekse “bilginin özgür kalması” açısından yeni ufuğu.

Hacker etiğinin yedi ilkesinin ilk üçünü asla unutmamak gerekiyor:

1.- Bilgisayara -ve size dünyanın nasıl işlediği hakkında bir şeyler öğreten herhangi bir şeye- sınırsız ve bütünsel erişim olmalı.

2.- Teknolojiyle insanlar arasındaki engeller kalkmalı.

3.- Tüm enformasyon özgür olmalı.

Üstelik bu yeni dünyanın yeni oluşan ekonomik sistemi, kuralları eski dünyayı da daha fazla etkilemeye devam edecek. Yeni dünyada “bedava” istediklerimizi şimdi gerçek dünyada da istemenin zamanı. Konsere mi gitmek istiyorsun. Neden para ödeyesin ki? Sana ürün/mal hizmet pazarlamak isteyen firmalar versin konserin ücretini, seni oraya getirmek için. Film mi seyretmek istiyorsun? Niye para veresin ki? Sponsorlar film içine yerleştirilen gizli reklamlar, ürün yerleştirmeler, sinema salonlarının sponsorlukları, film öncesi ve sonrası “sampling” yapan firmalar… Aynı şey filmin DVD’leri için de geçerli.

Tüm ürünler bedava olamasa bile ucuzlaması mümkün. Bolluk ekonomisinde neden olmasın?

Ancak bunun için uğraşmamız, istememiz, dayatmamız gerekiyor. Her şeyden önce “hak” olarak görmemiz gerekiyor.

Telif hakları, fikri haklar, patent, tekelleşmenin, gelişimin önündeki en büyük engeller olduğunu görmemiz ve yıkılmasını istememiz gerek. Daha ucuz, hatta “bedava” bir dünya mümkün. Not:

Meraklısı için kitap önerileri; Chris Anderson: “Bedava”, Optimist Yayınları Michele Boldrin – David K. Levine: “Entelektüel Tekele Karşı”, Sel Yayınları

Bir Cevap Yazın