Cep telefonu kullanımı ve internet üzerinden bir porno analizi…

‘RSI’, ‘Hikikomori’, ‘İnternet Bağımlılığı’, ‘Bilgisayara Bakma Sendromu’, ‘MP3 dinlemeye bağlı işitme kayıpları’ gibi “teknoloji” ile hayatımıza giren rahatsızlıkların bir kısmını duymuş olmalısınız.

Peki;

‘Ego Sörfü’, ‘Enfornografi’, ‘Blog İfşacılığı’, ‘Youtube Narsizmi’, ‘MySpace Taklitçiliği’, ‘Google Takibi’, ‘Siberhondrik’, ‘Photolurking’, ‘Wikipedializm’, ‘Berry’, ‘Cheesepodding’i duydunuz mu ?

Duymadıysanız bile yakında duyacaksınız, hatta bu konuda tedavi görmeye bile başlayabilirsiniz. Ama burada teknolojiyi yermek, yada nostalji yapmak değil amacım. Amacım sadece hatırlamak ve hatırlatmak. Biz farkında olmadan teknolojinin günlük hayatımızı taciz etmesi.

Pierre Levy, teknik ve kültürün birbirinden ayrı olarak asla var olamayacaklarını, teknolojinin ancak kültür içerisinde var olabileceğini söylüyor. Kuramcılar arasında söylem olarak (optimistler ve pesimistler olarak ayırmak mümkün) farklar olsa bile teknoloji kültür hayatımızı, günlük yaşantımızı, davranışlarımızı, eylem biçimlerimizi, konuşma, yazışma biçimlerimizi çok büyük hızla değiştiriyor. Tevellüdü yetenler hatırlayacaklardır, cep telefonsuz zamanları. Herkes randevusuna saatinde giderdi. Üstelik günler öncesinden anlaşılmış olsa bile geç kalınmazdı. Çünkü randevuyu iptal etmek, geç kaldığımızı bildirmek gibi kolaylıklara kaçacak bir şansımız yoktu.

Sevgililer, karı-kocalar alınmasın ama cep telefonu adı altında ‘elektronik tasmalarımız‘ yoktu o zamanlar. Günün her saati “neredesin?” diye soranlar olmazdı ya da “neden cebin kapalı?” diye. İnsanlar birbirlerine güvenirlerdi.

Farkında olmayabilirsiniz ama eskiden günde 8-9 saat çalışırdık, 24 saat değil. Fazla mesai ücreti diye bir şey vardı. Fazla mesai yaptığımızı bilirdik. İşi yanımızda taşımazdık, işten çıktığımızda ertesi güne kadar kendimize vakit ayırırdık.

Artık mesaisiz bir hayatta yaşıyoruz. Gece yarısı bile müşterimizden mesaj gelebiliyor. Gelmesi problem değil, cevaplamak zorunda hissediyoruz. Ya da Cumartesi, Pazar günü işle ilgili telefon konuşması yapmak günlük hayatın gerekliliklerinden.

Artık sabahın köründe bir bankanın veya bir sigorta şirketinin “çağrı merkezi” sizi yatağınızda yatarken fütursuzca doğrudan cebinizden arayarak bir ürün satmaya teşebbüs etme cesaretini gösterebiliyor.

CRM’i ‘Caydırma Referanslı Mesajlar’ olarak okuduğumuz için, her gün cep telefonumuza ve e-posta kutumuza bizle alakası olmayan onlarca abuk subuk mesaj düşüyor. Hadi beni özel hissettiren, yalnızca bana özel bir değer taşıdığını düşündüğüm mesajları bir kenara koyalım (izin almamış olduklarını saymıyorum bile). Kadın elbiseleri satan bir firma “Hamile elbiselerinde indirim” mesajını neden bana gönderir ki? (biraz kilolu olduğumu vurgulamak istiyor olabilirler mi?)

Ya da “Bilmem ne kuaföründen saç boyasında özel fiyatlar” mesajı (cinsiyet değiştirmeye karar verdim de ben mi bilmiyorum, üstelik kelim). Ya da “1 milyon 350 bin Euro satış fiyatlı lüks yat teklifi” (sayısal mı almalıyım yoksa altılı ya mı koşmalıyım bilemedim)…

Artık iki kişi bile sohbet edemiyoruz. Restoranlarda, arkadaş toplantılarından herkesin eli cep telefonunda. Ya gelen mesajlara, maillere bakıyor, ya Tweet atıyor, ya Facebook hesabını kontrol ediyor. Amaç artık bir araya gelmek değil. Bir araya geldiğimizi, konuştuklarımızı başkalarına duyurmak. Her buluşmanın sonunda herkesin cep telefonunda saçma sapan fotoğraflarımızın olması ve bunların anında internette dolaşmaya başlaması da cabası.

Masaya oturduğumuz zaman “statü” simgesi kendimizdik, oturur oturmaz masaya çıkarıp koyduğumuz cep telefonumuz değil.

Artık amaç sinemaya, tiyatroya gitmek değil, sinemaya gittiğimizi duyurmak. Ya da yemek yemek değil, nerede ne yediğimizi duyurmak. Kitap okumak değil, ne okuduğumuzu insanlarla paylaşmak.

Gösteri toplumuna hoş geldiniz.

Yada gösteri ve taciz pornosuna mı demeliyiz?

Yapılan bir araştırmaya göre, hangi durumlarda mesajlaşma kabul edilebilir başlığı altındaki sorulardan “tuvaletteyken” sorusuna, 25 yaş üzeri kesimin yüzde 12’si, 25 yaş altı kesimin yüzde 24’ü olumlu cevap veriyor (o pozisyondayken ne yazdıklarını bilmek istemiyor insan). “Seks yaparken ”sorusuna ise, 25 yaş üzeri kesimin yüzde 6’sı, 25 yaş altı kesimin yüzde 10’u olumlu cevap vermiş (yorum yapmaya sanırım gerek yok, siz anladınız onu).

Peki ya internet ?

“Bilgi özgür olmak istiyor” demiştik. İnternetteki kumar, bahis oyunları, porno, bomba yapımı gibi konulara girip ahlakçılık yapmayacağım. Çünkü “Bilginin özgür olması” bunları da içeriyor, istesek de istemesek de. Yarım hamile kalınmıyor çünkü. Herhangi bir noktada sınır koymaya kalktığımızda, karşımızdakilerin koymaya kalkacakları sınırları da peşinen kabul etmek zorundayız.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) yaptığı araştırmaya göre, web sitelerinin yüzde 12’siniporno içerik oluşturuyor. İnternette yapılan günlük aramaların dörtte biri, yani 68 milyon arama porno içerik için. Erkeklerin yüzde 20’si, kadınların yüzde 13’ü porno içerik izliyor. Optonet’in araştırmasına göre internetteki web sitelerinin yüzde 37’si porno içerik barındırıyor. Üstelik bunlar kesin sonuçlar da değil, tahminler bunun çok üzerinde olduğuna işaret ediyor. Gelelim can alıcı noktaya. Yahu bunları başkaları izlemiyor ki, istediğimiz kadar itiraz edelim. Demek ki biz izliyoruz, biz talep ediyoruz. Başkaları değil.

Bu yüzden asıl tartışılması gereken “zararlı” enformasyon değil (kime göre, neye göre zararlı). Asıl tartışılması gereken, internetin “bilgi” çöplüğüne dönüşmesi.Kaliteli, güvenilir bilgiye nasıl ulaşabileceğimiz, asıl tartışılması gereken ama tartışılmayan konu.

Çocuklarımızı pornodan korumanın çeşitli yolları hâlihazırda mevcut (ki biz zaten korunmak istemiyoruz, istatistikler bunu gösteriyor). Peki dezenformasyondan, mizenformasyondan, bilgi kirliliğinden korumanın yollarını nasıl bulacağız? Yalnızca çocuklarımızı değil, kendimizi de?

İnternette porno var diye bağıracağımıza, önceliğimizin İnternette doğru bilgiye nasıl ve nereden ulaşacağımız olması gerekmiyor mu artık?

Bir Cevap Yazın