Ölümsüzlük, Ölüm ve Miras…

“Dijital Miras” konusuyla ilgili belirsizlikler, yasal boşluklar çok tartışıldı ve konuşuldu. Tartışmaların genel çerçevesi bu boşluğu doldurabilmek için ortaya çıkmış siteler,alternatif çözüm alanları, facebook, google, yahoo gibi firmaların kendi yaptıkları düzenlemeler, AB ortak medeni hukuk metninde bu konuya nasıl yer verileceği konularında dönüyor. Tekrara düşmemek adına, konunun çok da konuşulmayan bölümlerinde biraz dolanalım…

Ölümsüzlük…

İnsan o kadar çok hikâye anlatırsa kendisi hikâye olur ve hikâye ondan sonra da yaşar. Böylece insan ölümsüz olur

İlk yazılı destan olan Gılgamış’tan bu yana, ölümsüzlük arayışı ve insanın çocukluktan itibaren bildiği, farkına vardığı ve bunun için çeşitli savunma mekanizmaları geliştirdiği en büyük korkusu “ölüm” konusunda birçok şey yazıldı, tartışıldı.

Yalom’a göre, ölümle baş etmenin iki temel yolu var: Birincisi kendini özel ve ayrıcalıklı hissetmek, dokunulmaz olduğunu düşünmek, diğeri ise tanrıya duyduğumuz inanç. Özel olduğunu hissetmenin ve bu yüzden ölmeyeceğini düşünmenin yansımalarından biri olarak Tolstoy’un roman kahramanı İlyiç; “Ivan İlyiç’in ölümü tamamen farklı bir konu. Ben ölemem. Bu korkunç olurdu” diyerek ölüme meydan okuyordu.

Heidegger’e gore ise ‘Yaşamın saçmalığından’ kurtulmanın, dolayısıyla ölümden kurtulmanın en önemli araçlarından biri kültürdür. Sosyolog Zygmunt Bauman kültürün yalnızca insana özgü bir nitelik olduğunun üstünü çizerek, kültürün salt “ölüm”ün bir sonucu olmadığını vurgulayarak bunu “aşkınlık” ile ilişkilendiriyor. “İşlerlik kazandırılacak kültür, yaratıcı imgeleminden önce, saptanmış ve bulunmuş olanın ötesine geçmekle ilgilidir. Kültür yaşamın kendi başına şiddetli ölçüde özlediği kalıcılığın ve kalımlılığın peşindedir” .

Bauman’a göre ölüm ve ölümlülüğün farkında olmak kültürel yaratıcılığın çıkış noktasını oluşturmakta ve kültürü yüksek/yüce amaçlara hizmet eden bir “kalıcılığa” dönüştürmektedir. Kalıcılık ise kültürün tek hedefi olmasa da oldukça önemli bir temel taşını oluşturmaktadır.

İnsanlığın ilk çağlarından itibaren yalnızlıktan kaçış, yani birlikte olma, birlikte yaşama duygusu, beraber avlanma, beraber barınma, işbirliği yapma, medeniyetlerin oluşumunun ana çıkış noktasıdır. “Birliktelik” insanoğlunun doğaya karşı, dolayısıyla ölüme karşı bir savunma mekanizmasıdır.

Günlük yaşamda içgüdüsel gereksinimlerimiz dışında kalan ve zamanımızın büyük bir bölümünü kapsayan her alandaki “eylemlilik” halimizi, hayatımızda sahip olduğumuzu düşündüğümüz en değerli/önemli olgu olarak ortaya koyarız. Bu eylemlilik halini sürdürme çabası, eylemlilik sonucu ortaya çıkan üretimlerin bizimle birlikte ölmeyeceğini bilmek, kalıcı olabileceği ihtimali/isteği bizleri bir yandan ortak kültürü oluşturan mekanizmanın bir parçası durumunda bırakır, bir yandan da “kültür”ün bizlere dayattığı bir yükümlülük haline gelir. Bu çaba aynı zamanda “ölümsüzlük” arayışının bir sonucudur.

Yine Bauman’a göre kültürün aşırıya kaçması, gün be gün bireysel yetersizliklerimizi yüzümüze çarpar. Ölüm anının geleceğini bilmek, işimizi bitirmeden, yükümlülüklerimizi tamamlayamadan bir şeyleri yarıda bırakacağımız duygusunun yerleşmesine neden olur. Ölümün bizden çok uzakta olduğunu düşündüğümüz anlarda, yani ölümün soyut bir kavram olduğu zamanlarda bile yaşadığımız ölüm korkusunun temelinde bu yatmaktadır.

İster kültürel, ister ekonomik sebeplerden ötürü olsun, günlük hayattaki bitmez tükenmez eylemlilik halinin sonucu olarak ortaya çıkan üretim biçimlerinin kesin bir “bitiş çizgisi” yoktur. Para kazanma çabası, kazancımızın hiçbir zaman yetmemesi, kültür-sanat alanındaki üretim ve tüketimler, kitap okumak, koleksiyon yaparkenki biriktirme süreci, bilgi edinme isteği gibi…

Her biri biyolojik yaşam süremizin içerisinde bitmeyecek/bitemeyecek eylemlilikler olarak karşımıza çıkar. Ama aynı zamanda, “yaşamın saçmalığından” kurtulmak ve “ölümü” hatırlamamak adına gerçekleştirdiğimiz tüm bu eylemlilik hali, bizleri yaşama bağlayan, yaşamı katlanır ve anlamlı kılan, eğlenceli, yaşamdan zevk almamızı sağlayan bir süreci de beraberinde getirmektedir.

Kültürü oluşturan bu “eylemlilik” hali, yeterli olmadığı, tatmin duygusunu beslemediği zaman ise, eylemsizlik sonucu “ümitsizlikten doğan intihar” haline dönüşür.

Kültür, bir yandan da hayatta kalma çabasıyla ilgilidir. Yaşam süresini uzatma ve bu süreci “kaliteli”, “eğlenceli”, “hoş” hale getirme çabasının bir sonucudur. Ölümü hatırlamama, uzaklaştırma gayretidir.Tüm bunlara rağmen, bir yandan da ölümden kaçışın olmadığı bilindiği için ölümden sonra hayatta kalmak, ölümü yenmek, ölümün korkutuculuğunu ve dehşetini azaltmak için de bir yöntemidir. “Sonsuza dek hatırlanmak”, “eserleriyle yaşamak”, “tarihe iz bırakmak” biyolojik varlığı sona erse bile, “eylemlilik” sonucu üretimleriyle yaşamaya diretmek…

Ölümlülük hali, dünyayı değiştirebileceğini, kendine uydurabileceğini düşünen insanın yegâne yenilgisidir.

Bauman’a göre, geçmişi korumak, geleceği yaratmak, tarih, insanlık, medeniyet ve kültür ölüm korkusunun bir sonucudur. Ölümlülük zaten doğal sürecin bir parçasıdır ve hiçbir şey yapmasak dahi bizimle birlikte bizden bağımsız olarak varlığını sürdürür. Ölümsüzlük ise bizim yaratımımız sonucu oluşabilecek, çaba gösterilmesi gereken ve ölüm korkusundan yola çıkan, isteğe bağlı zorlama bir eylem biçimidir.

James Joyce, en tanınmış eseri olan “Ulysses” için, “İçine o kadar çok bilmece, bulmaca ve zeka oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu budur” diyerek, “ölümsüzlük” arayışını ve bu arayışın eylemliliğinin üretimi olan kitabını böyle tanımlamıştı.

Özetleyecek olursak; İnsanın ürettiği her şey kültürü oluşturuyorsa, ölümsüzlüğe giden yol yalnızca kültürden geçmektedir.

Bununla birlikte ölümsüzlük tarih yazımıyla da doğrudan ilgilidir. Tarih içinde bir yer edinebilmek için “eylemlilik” önem taşımaktadır. Kahramanlık yapmak, liderlik yapmak, sanat üretmek, icat etmek, rekor kırmak, keşif yapmak, film yıldızı olmak, bilim adamı olmak, savaşlar, siyasi cinayetler, çılgınlıklar, pop kültürü…

Tarihin bir görevi de ölümsüzleri anlatmak ve onların kendi çabalarıyla yarattıkları “ölümsüzlük” halini yeniden üretmek, dolayısıyla ölümsüzlüklerini yaşatmaktır.

Modernite, ölümü tecrit etmiş, mezarlıkları ve cenaze törenlerini günlük yaşamın uzağına taşımış, adeta kişisel bir suça dönüştürmüştü. Nedensiz ölüm yoktur. Ölen ya sigara içtiği için, ya spor yapmadığı için, ya hastalıklara karşı gerekli önlemleri almadığı için, ya da karşıdan karşıya geçerken sağına soluna bakmadığı için vb. ölmüştür. Suçludur!

Yaşamı sürekli bir tiyatro sahnesine dönüştüren postmodernite ise, ölümü haber bültenlerinde bir sonraki habere kadar akılda kalacak bir olaya dönüştürür. Ölümsüzlük, televizyon ekranlarında birkaç saniye görünerek şöhret olmakta yatar. Ölüm yaşamın nihai olarak sona erişi değil, şöhretin zirvesinden düşüp ortadan kaybolmak demektir. Ortadan kaybolma, ölümlülük karşısında postmodernitenin yaşam stratejisidir.

“If I Die”, Facebook için üretilmiş ve oldukça popüler olacağa benzeyen bir uygulama (şimdiden 100 bin kişinin üzerinde bir kullanıcısı olduğu söylenmekte). “What will you leave behind? / Arkanızda ne bırakacaksınız?” sloganıyla yola çıkan uygulamayla ölümünüzden sonra Facebook’ta yayınlanmak üzere bir metin ve/veya bir video hazırlıyorsunuz ve onay vermeleri için Facebook’tan üç tane güvenilir arkadaşınızı seçiyorsunuz. Bu üç arkadaşınız öldüğünüzü onayladıktan sonra mesajınız Facebook tarafından arkadaş listenizde paylaşılıyor.

Uygulamayı, sosyal medyada kendini var etmek, görünür, takip edilir, izlenir olmak için, üretmeden, alıntı ve/veya kopyalarla “eylemlilik” halinde olan bir grup insanın, yazdıkları/ürettikleriyle “kalıcı” olamayacaklarını bildikleri ve düşündüklerinden, “ölümsüzlük” için son çare olarak tanımlamak mümkün.

İletişim, yazma, okuma biçimlerini değiştiren internet kültürünün, “sığ” takipçilerinin, “sığ” sularda boğulmadan önceki son çırpınışları…

Sanırım durumun farkına varan birileri, sosyal medyada “ünlü” ve “kalıcı” olmanın saçma sapan “post”larla, alıntı sözlerle, başkalarının çektiği fotoğrafları/videoları paylaşarak, başkalarının üretimlerini, üzerine en ufak bir şey koyma zahmetine bile katlanmadan yeniden, yineleyerek çoğaltmakla kalıcı olamayacağının farkına varmış ve giderayak son kez var olabilme çabasından, son bir haykırıştan kazanç elde edebilmek adına “If I Die” aplikasyonunu yaratmış.

Okumadığı, araştırmadığı, kültürel anlamda kendini geliştirmek adına “yeterli beslenmediği” için üretim anlamında bir tür “kabızlık” yaşayan toplumun sosyal medya vatandaşları, ölümlerinden sonra yayınlayacakları son mesajlarında ne söyleyebilirler ki?

Son mesajında ne söylersen söyle, ne itiraf edersen et, gerçek anlamda “üretmeden”, eş dost çevren dışında hatırlanmayacağın acı ama gerçek… Üstelik yakınlarınız tarafından “If I Die” uygulaması sayesinde hatırlanacak ve anılacaksanız kaygılanmanız gereken daha önemli şeyler var demektir.

Bu bölümü Gılgamış’la başladık, Gılgamış’la bitirelim.

“Neden etrafta koşuşturup duruyorsun? Senin aradığın türde bir ölümsüzlük Bu dünyada yok Yaşa, eğlenmene bak Kendine ait olmayanı elde etmeye çalışma Kendini tanı”

Ölüm…

Kaçınılmaz sona ulaşıldığında arkasında “kültür” üretimleri bırakmış olanların üretimleriyle yaşayacaklarını biliyoruz. Tüm dünyada “telif hakları” aynı zamanda mirasın da bir konusu. Değer taşıyan bu tip üretimlerin ister kağıt üzerinde olsun isterse dijital ortamda mirasçılarına geçme konusunda bir sıkıntı görünmüyor. Ancak internetle birlikte değişime uğrayan üretim biçimleriyle bağlantılı olarak “kültür” üretimlerinin tanımları da değişiyor.  “Six Word Stories” gibi sitelerde ünlü, ünsüz yazarlar, internetin değiştirmiş olduğu yazma biçimlerine alternative olarak “kısa” ama artık edebi değeri tartışmasız üretimlerde bulunuyorlar. Yazma/okuma biçimleri değiştiğinde, dijital sanat ortaya çıktığında bugün bir anlam ifade etmese bile yarın bir gün 140 karakterle sınırlı “twit”lerden bir kısmının, ve/veya sosyal medyada paylaşılan dijital grafik yaratımların yarın bir gün bir değer oluşturmayacağnı kim söyleyebilir?

 

“ölüm” halinde hatırlanmanın, anıların ötesinde (internetin ayrım yapmadan herkes için gerek manevi gerekse maddi bir üretim, birikim ve ekonomisi oluşturmasından hareketle) zaman içerisinde “dijital” alandaki sahipliğin, mail hesaplarından, dijital müzik, kitap, film gibi kültürel sahipliklere, facebook, twitter, linkedIn gibi sosyal medya oluşumlarından, bloglara, web sitelerine, alan adlarına, online oyunlardaki karakterlerinden artık alınır/satılır hale gelmiş oyun araçları birikimlerine kadar “dijital/sanal miras” ın konusunu oluşturuyor.

Problemin çıkış noktası;bir çok dijital sahipliğin maliklik değil, ömür boyu kullanım hakkı olmasından, ve hatta özellikle sosyal medya platformlarının eğer isterlerse hesabı kapatabilme olanağına sahip olduğu üyelik sözleşmelerinden kaynaklansa da evrensel temayülün miras hukuku çerçevesinde sahip bulunulan her şeyin yasal mirasçılara kalması kavramından hareketle zaman içerisinde (zaman içerisinde diyorum çünkü bu konuda özel bir çalışma yapılmadığından ortaya çıkan fiili durumların sonuca bağlanmasıya emsal teşkil ederek ilerleyeceğini söylemek mümkün) bu konunun da maddi varlıkların paylaşımı şeklinde ilerleyeceğini öngörmek mümkün. Ancak o gün gelene kadar yasal boşluklar arasında köşe kapmaca oynanacakmış gibi görünüyor.

Legacy Locker, I-croack, Deathswitch, Twitter LiveOn, DeadSocial, SagaLegal co.uk, Legacy.com, The Digital Beyond, AssetLock, Dead Man’s Switch gibi bu konuda hizmet veren bir çok firma ile en azından bugün için “dijital miras”ımızın tüm ögelerini yasal olarak bırakamasak bile kullanımını devam ettirebilme şansına sahibiz.

Dijital Miras’a söz konusu olan birikimlerin öldükten sonra mirasçılara intikalini farklı kategoride ele almak önem taşıyor. Örneğin maddi değere çevrilebilecek, yani satılarak gelir elde edilebilecek ve/veya kullanılabilecek, kullanıcı bazlı olmayan birikimler. (Yani alınmış ve piyasada değer oluşturabilecek “alan adları”, tek bir kullanıcıya bağlı olmayan ve gelir getiren web siteleri, oyun karakterleri ve oyun ürünleri, film, müzik, kitap arşivleri vb.) kullanıcıya yani ölen kişinin kültürel üretimlerine bağlı olmayan ürünler olarak bir değer kazanıyor ve mirasçılar tarafından satılması ve/veya elde tutulması geleneksel miras hukukuyla düşünülerek çözülmesi mümkün.

Ancak bir başka örnekte işler biraz karışıyor. Örneğin yoğun takipçiye sahip sosyal medya hesapları gibi. Twitter hesabı üzerinden örnekleyecek olursak, bir twitter hesabını değerli kılan bugünün koşullarında yüksek takipçi sayısana sahip olması. Bu takipçi sayısı ve takipçilerle etkileşim ise (robot hesaparı veya çeşitli programlarla geçici kazanılan gelir/geçer takipçileri saymıyorum) hesap sahibinin iletişim tarzı, tonu, kimi zaman entelektüel birikimi, kimi zaman espri yeteneği, kimi zaman aktivizm konusundaki yaklaşımı ile mümkün. Bu nedenle, bir sosyal medya hesabı, üreticisi ve takipçileri arasında organik bir bağ oluştururan ve her ikisine bağlı olarak yaşayan bir platform. Üstelik bırakın günlüğü, anlık akışlarla, olaylara verilen reaksiyonlarla canlı kalabiliyor. Üreticisi olmadığı zaman, maddi veya manevi değeri zamanla azalacak ve bitecek bir üretimden söz ediyoruz. Bir yazarın yarım kalmış ve kendisinden başkasının, mirasçılarının bitiremeyeceği bir kitap gibi düşünebiliriz. (Üstelik üreticisi yaşasaydı da hiç bitmeyecek bir kitap…) Keza aynı şeyi “blog”lar için de söyleyebiliriz.

Elbet mirasçılar bu hesabı korumak ve/veya hatırlanma nedeniyle acı verdiği için kapatabilirler. Ancak günümüzde dijital izlerimiz yalnızca sosyal medya hesaplarından oluşmuyor. AB politikaları başta olmak üzere “unutulmak” bir hak olsa da, alenileşen üretimlerin ve etkileşimlerin dünyasında öldükten sonra bile istense de kaybolabilmek çok mümkün görünmüyor. Bu nedenle dijital ortamdaki kültürel üretimlerin “telif hakları” çerçevesinde değerlendirlmesi konuya bir nebze de olsa çözüm getirecektir.

Ancak bu her iki mirasla birlikte gelen ve ne yazık ki bu mirastan kolay kolay ayrılamayacak üçüncü ve çok önemli bir konu söz konusu. Mahremiyet… Kişisel yazışmalar, ilişkiler, elektronik posta trafiği üzerinden paylaşımlarımız, kendi eşimiz, ailemiz çocuklarımız da olsa kişisel gizlilik ve kişisel verilerin korunması konusunda etik olarak çelişkili. Öldükten sonra bir insanın, kendi izin vermemişse, yasal olarak tüm mahremiyetinin mirasçıları tarafından görülebilecek olması insan hakları çerçevsinde ne kadar doğru olabilir? Üstelik bu yazışmalar artık yalnızca maillerle de sınırlı değil, tüm sosyal medya hesapları içerisindeki özel yazışma alanlarını da artık kapsıyor. Yasal miras sisteminde kimi zaman bilirkişilerin, kimi zaman ise avukatların bu “özel” içeriği ayıklayarak mirasçılarla paylaşması tartışılsa da, kimle ve hangi yazışmanın, neye ve kime gore “özel” olarak tanımlanabileceği konusu hala bir soru işareti.

Sonuç yerine…

Maddi değeri olan, zaman içerisinde olabilicek ister kişi tarafından üretilmiş isterse zaman içerisinde edinilmiş her türlü “dijital” varlığın, bir takım aracı siteler, şirketler aradan çıkarak yasal yollarla mirasçılarına geçmesi zaman içerisinde gerek örnek olayların sonuçları, gerekse yapılacak kanuni düzenlemeler, sonra bunların yeniden düzenlemeleri ile gerçekleşecek. Mahremiyet konusunda ise her şeyin iç içe geçtiği dijital evrende yasal olarak yapılabilecek pek birşey yok gibi gözüküyor. Anlayacağınız bu konuda iş başa düşecek…

 

Bir Cevap Yazın