Son Tabu Kırıcı; Marquis De Sade

“Büyük bir gürültü patırtı içinde imparatorluk destanı yazılırken birdenbire,

onun yıldırımlarla alev alev yanan başı, şimşekler saçan geniş göğsü belirir;

o, fallus-insandır; o, hem ulu hem hayasız bir çehredir;

onun yüzündeki ifade korkunç ve yüce devlerin ifadesidir;

onun lanetli sayfalarında sonsuzluğa akıp giden bir ürperti dolaşır;

kavrulmuş dudaklarında titreyen bir nefes,

kasırgalarla ortalığı allak bullak etmeye hazırdır.

Biraz daha yaklaştığınız zaman çamurlara bulanmış bu kanlı leşte evrensel ruhun atardamarlarını bulursunuz:

Oralarda tanrısal kan dolaşır.

Çirkef göğün mavisini yansıtan bu pis sularda Tanrı’ya ait bir şeyler vardır.

Süngülerin tıkırtısına, topların ulumasına kapatın kulaklarınızı;

kazanılmış ya da kaybedilmiş çarpışmaların kıvıl kıvıl dalgalanışından çevirin gözlerinizi;

işte o zaman kocaman, parlak, kelimelere sığmayacak bir hayaletin bu karaltıdan koptuğunu göreceksiniz;

yıldızlı bir zaman diliminin içinden kocaman ve uğursuz bir yüzün

yükselmeye başladığını göreceksiniz:

Sade Markisi’nin yüzüdür bu.”

Swinburne


Türkiye’nin içinden geçtiği konjonktür ve siyasal iklimdeki “muktedir”in hayal ettiği ve kurmaya çalıştığı “ahlak” temelli sosyal yapının hipokrasisinin, Marquis de Sade’nin içinde yaşadığı 18.yüzyıl Fransa’sı ile bu kadar benzerlik gösteriyor olması ironik… Bir yandan kızlı-erkekli tartışmaları, “müstehcenlik” iddiasıyla kitap yargılamaları sürerken, diğer yandan “ahlaklı” görünen toplumun her kademesinde kapalı kapılar ardında gerçekleşen ikiyüzlü yaşam tarzları bu benzerliğin temellerini oluşturuyor.

“Fransa Aydınlanma Çağında pornografi “Kilise-devlet otoritesine karşı bir protesto aracı”na dönmüştü”[1] Sade’nin otorite, Hristiyanlık ve onun baskılayarak oluşturmaya çalıştığı yerleşik ahlak kalıpları ve dogmalarla, soyluluk ve güç ilişkileriyle mücadelesindeki sivri dili, geçmişte olduğu gibi bugün bile birçoklarını rahatsız etmek için yeterli. (Atilla İlhan “Hangi Seks” adlı kitabında 1950’li yılların Fransa’sında bile kitaplarının yasak olduğundan söz eder “… o zamanlar (yıl 1950) Sade’ın kitapları, Fransa’da bile yasak; son derece kötü, son derece eksik baskılarını, ya el altından Seine kıyısındaki sahaflarda bulacaksınız, ya da Maurice Nadeau gibi araştırmacı yazarların düzenledikleri, Sade antolojilerinde verildikleriyle yetineceksiniz.”)

Yaşadığı döneminin Hıristiyanlık gelenekleri, ahlakı, yasak ve tabuları, aristokrasinin rezilliği, din adamlarının ikiyüzlülüğü ve bunların karşısındaki eğitimsiz, cahil –kimi zaman aptal olarak tanımladığı halk karşıtlığında Sade yalnız ve “écrivain maudit” (lanetlenmiş bir yazar) olarak üçüncü bir tarafı; doğayı seçer. Doğal olanın erk sahibi tarafından değiştirilmesine, yasaklanmasına karşı çıkar.   Sade’e göre küfür ve günah olan şehvet değil, doğaya karşı çıkmaktır ve doğal olanı reddetmektir ve doğaya/doğal olana karşı olan yasayı tersine çevirme ütopyasını eylemleriyle değil, yazılarıyla gerçekleştirecektir. Ve bunu gerçekleştirirken, kurguladığı şiddet dolu evreninin varlık sebebi, nefret ettiği, savaştığı her düşünceyi bu potada eritip yok etmeye çabasıdır.

Roudinesco; Sade’ın felsefesinin temelini oluşturan; doğanın öldürücülüğü, tutkusu, aşırılığı ve ona hizmet etmenin en iyi şeklinin onun örneklerinin peşinden gitme edimini; “Vücutlarını ruhlarının kurtuluşu için bir alete dönüştüren mistiklerin tersine, boyun eğmeyen ve başkaldıran hovardalar, tanrılar gibi yaşamanın peşindeydiler; gerek kutsallığa karşı gelerek gerek de cinsellikte şehvet peşinde koşuşturarak, din yasasından kurtulmaya çalışıyorlardı. Tanrı’nın düzenine karşı eşyanın, doğal bir düzenin egemen gücünü savunuyorlardı. Bu barok bireyciliğe göre deneyim dogmadan ve tutku da akıldan daha önemlidir”[2] olarak tanımlamakta.

“Bilumum yaş ve cinsiyetten şehvetperestler, bu kitabı yalnızca sizlere armağan ediyorum.

Bu kitaptaki ilkelerle beslenin, sizin tutkularınızın destekçisidir onlar.

Sevimsiz, duygusuz, kişiliksiz ve dalkavuk ahlakçıların sizi korkuttukları bu duygular,

doğanın insanı eriştirmek istediği yere ulaştırmada kullandığı araçlardan başka bir şey değildir.

Tadına doyum olmaz bu tutkulardan başkasına kulak vermeyin…

Hayali bir erdemin ve tiksinti verici bir dinin tehlikeli ve saçma sapan bağları içinde

uzun zamandır kapalı tutulan genç kızlar; cesur Eugenie’yi taklit edin.”

Marquie De Sade

 

Alexandrian “Erotik Edebiyat Tarihi”nde Sade’ı; Dr.Jeykll ve Mr.Hyde’e benzer bir ikiye bölünme ekseninde ele almış olsa da; “Sade-Jeykll klasik bir yazar olmak ister, hikayelerini yazarken “Fransız Boccaccio’su” olarak kabul edilmek isterken Sade-Hyde, hemen hemen aynı zamanda, Sodom’un Yüz Yirmi Günü’nü kaleme alarak şiddetli ahlak bozukluğunu dışa vurur”[3], Sade’nin eserlerini yalnızca “şiddetli ahlak bozukluğunun dışa vurumu” olarak kabullenmek büyük haksızlık olacaktır. Ahlaki olarak iktidar tarafından “iyi” olarak tanımlanan şey, artık yasa koyucunun ilgi alanından çıkmıştır, Deleuze’un Kant’ı destekleyen vurgusunda olduğu gibi “iyi, basitçe yasanın vaaz ettiğidir…” İşte tam da bu yüzden Sade, Battaile’in tanımıyla “Saygı gösterilen her şeye hakaret ediyor, temiz olan her şeyi kirletiyor, iç açıcı olan her şeyi korkuya buluyordu…”[4] Palmer’ın tanımına göre ise; “libertenler arasında, “tüm varoluşunun anlam ve ifadesini erotizme yükleyerek”, erkekliğe ve aristokrasiye özgü bireyselleşmiş azgınlık ve özgürlüğü en ileriye götüreniydi”[5]

“Ben şunu söylüyorum: aşkın en yüksek ve tek zevki kötülük yapma gerçekliğindedir.

Ve erkek ve kadın doğuştan tüm zevkin kötülükte yattığını bilirler”

Baudelaire

Bataille’e göre zevk; yasağa karşı gelmeye bağlıdır, kötülük ise yasağa karşı durma değil, mahkum edilmiş bir yasağa karşı gelmedir. Ancak bu anlamıyla kötülük günahtır. “Basit yasak, yasağa karşı gelmenin düzenlenmiş şiddetiyle ilkel erotizmi yaratmış buna karşın Hristiyanlık kendi yönünden tinsel zevkten duyulan huzursuzluğun derecelerini artırmıştır”[6] Sade, gerek kötülüğü gerekse günahı yadsır. Dindışı bir dünyada, sadece hayvansal bir etkinlik kalacağından erotizm yok olur. Erotizmde, hayal edilebilir olanla gerçekleşebilir olan arasında keskin bir ayrım vardır; hayal edilebilir erotizm, ifade gücü nedeniyle hayran olunacak bir olgudur, oysaki gerçekleşebilir erotizm her zaman reddedilecektir. “Sade’ın eserlerindeki canavarlık bunaltıcıdır; anlamı yaratan da bu sıkıntıdır. Hıristiyan Klossowski’nin belirttiği gibi, bitmek bilmeyen romanları, bizi eğlendiren kitaplardan çok, sofuların kitaplarına benzer. Kitaplara düzen veren “mükemmel yöntem”, “ruhunu tanrısal gize sunan…din adamının” başvurduğu yöntemin aynıdır. Onları tıpkı yazıldıkları gibi, tanrıbilimin gizinden daha derin ve daha kutsal bir gizi arayıp bulma kaygısıyla okumak gerekir.”[7]

Cinsel ilişkinin daima başkasını bir nesne haline indirgemesinden yola çıkan Sade’e göre;  dolaylı olarak herhangi bir nesnenin başka bir nesne yerine konulabileceği, daha da ötesi her şeyin bir şehvet nesnesi haline gelebileceği anlamına gelir. Üstelik Hıristiyan ahlakının önerdiği şey; öznenin “boş” bir nesne/form haline gelmesiyle, nesneleşmesiyse; bu durumda Sade bu isteyerek “nesne” haline getirdiğimiz bedende mülkiyet hakkını kendinde doğal bir hak olarak görecektir. Geleneksel ahlakın yasak ve kısıtlamalarla değişime uğrattığı bedenin, arzu nesnelerinin, arzu öznesinin mülkiyetine dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Siyaseten, dinen, ahlaken, çocuk doğurmaya yönelik olmayan her türlü ilişki biçimi ve haz “sapkın” olarak tanımlandığında ise, doğal olarak sapkınlığın dili tüm kurumları hedef alacak şekilde anarşist olacaktır.

“Zevk paradokstur”

Bataille

Yaşadığı dönem içerisinde ele alındığında, gerek aristokrat köklerini reddedişiyle, gerekse halktan kopuk kronik “yalnız”lığıyla Sade’nin, yazdıkları ve savunduklarıyla Nazizm’e bağlanan dil kullanımı paradoksaldır. Battaille; Sade çözümlemelerinde “Yalnızca kurban işkenceyi tasvir edebilir; işkenceci zorunlu olarak kurulu düzenin ve iktidarın ikiyüzlü dilini kullanır. Genel kural olarak işkenceci kurulu bir otorite adına icra ettiği şiddetin dilini kullanmaz; otoritenin dilini kullanır… Şiddet adamı suskunluğunu korumak ister ve nobranlıkta suç ortağıdır… Bu yüzden Sade’ın tavrı işkencecininkinin tam zıddıdır. Sade yazarken hile yapmayı reddeder, aksine kendi tavrını gerçek hayatta yalnızca suskun kalabilecek olan kişilere devreder ve onları başkalarına kendi-içinde çelişkili mesajlar verebilmek için kullanır.” tanımlamasıyla bizlere düşünülenin –hatta üzerinde düşünülmeden varsayılanın aksine, eserlerindeki dilin işkencecinin değil, kurbanınki olduğunu gösterir.

“yazıldığı zaman, dışkı kokmaz”

Roland Barthes

Benzer şekilde Sade’ın eserlerindeki dili pornografik olarak tanımlamak ya da “pornotopya” olarak adlandırmak da mümkün değil. (Deleuze, Sade’ın kullandığı erotik dili, pornografinin temelini oluşturan buyruk ve tasvir işlevlerine indirgenememesinden hareketle “pornoloji” olarak tanımlamakta) Sade’ın dili bir “ispat” çabasıdır, düşünmenin bir tür şiddet biçimi olduğunun ispatı çabası… Sade, Spinoza gibi doğalcı ve mekanik bir yaklaşımla, erotik şiddeti tekrar tekrar tasvir eder; konuşulmayanın, söylenemeyenin sınırlarını zorlar. Bunu yaparken, erotik şiddeti özünde, sistemle, erk’le, mülkiyet ilişkileriyle bağdaştırır. Sade’ın alenen görünen cinsel patolojisi yazılarının yalnızca bir bölgesini oluşturur. Yazılarını pathos’un değil, felsefenin ölçüleriyle değerlendirmek, onu patoloji tarihinden çıkarıp, tarihin patolojisi içerisinde ele almak gerekir.

Deleuze “Sade ve Masoch’un Dili”  başlıklı yazısında her ikisinin de o güne değin görülmedik semptomlar ve göstergeler dizini sunmalarından hareketle “…eserleri insanın, kültürün ve doğanın topyekûn bir kavranışını kuşatmayı başardığı için; onlar aynı zamanda büyük sanatçılardı, çünkü yeni ifade biçimleri, yeni düşünme ve hissetme tarzları ve tümüyle orijinal bir dil yarattılar” diye betimleyerek, felsefeci olmalarının yanı sıra antropolog olarak da tanımlıyor. Gerçekten de “Sodom’un 120 Günü”nde iktidarla geriye kalanlar arasındaki ilişkinin evrensel doğasını anlattığı faşizm ve onun erkindeki kitlenin psikolojik çözümleme metaforları, yüzyıllar öncesinden faşizme karşı bir uyarı niteliğinde.

“Ah, ben ben olsaydım ne harika olurdu! İnsanların tasarladıkları gibi biri olsaydım keşke! Aşağılık, yarı-insan, ağzı salyalı, burnu sümüklü, bir yeri dimdik bir herif olsaydım, elimde ustura, bok içinde, irin dolu, sineklerin bile tiksineceği şeyleri yiyen, bütün alkol kontrol araçlarını bozacak pislikte bir nefesle, kafam götümün yerinde ve yüreğim bulaşık havuzunda yüzerek.

Açıkça itiraf edeyim ki, böylesine sıradan bir adam olduğum için hayıflanıyorum aslında: Düzmece, namıyla çelişen bir mizahçı olmak utanç veriyor bana. Ötekilerin imgelemindeki ben olsaydım eğer, onların fantazmalarındaki figüre benzeseydim, insanlara daha yakın biri olur, hatta onlardan biri olurdum.

İnsanlar müthiş ama, değil mi?”

Roland Topor

İktidar ve otorite her türlü ideolojisini yine “doğa” ile çelişkili, yapma ve sonradan üretilme olan dil ile biçimlendirir, dil ile kurar ve anlamlandırır. İnsanoğlu/kızı’nın, doğal olmayanı dayatan sisteme ve kurallar bütününe karşı duruşunu ancak ve ancak yine doğal olmayan, kendi üretimi olan dil ile gerçekleştiriyor olması bizi şaşırtmamalı. Sade, kurduğu dil ve “hayal gücü” ile bilinçli olarak seçtiği bu yol ayrımında sadece acı bir gerçeğin huzursuzluk verici estetizmini yansıtıyor. İşte bu yüzden yazdıkları tokat gibi, tecavüz gibi, cinayet gibi…İşte bu yüzden onu okuduğumuzda sapkın bakış açısından, yakası açılmadık hayal gücünden nefret ediyoruz. Gözlerimizin önüne serdiği, bildiğimiz, hissettiğimiz, ama bilmek, duymak istemediğimiz dehşete düşüren hayal gücünden tiksiniyoruz. Oysa kurguladıkları, anlattıkları hayal değil. Günün sonunda, Palmer’ın tanımıyla “Sade’ın özel zevkleri ve sapkınlıkları, eski rejimin büyük zulüm ve sömürülerine tutulmuş bir aynaydı. Bu yüzden onun pornografisi, yönetim, mülkiyet, din ve aileden resmen kan damlayan bu toplumsal oluşumdaki eşitsizlikleri ve şiddeti tanımlıyor ve cinsellik imgeleriyle düzenin kurumlarına geri yansıtıyordu”[8] kendisini değil, gördükleri, yaşadıkları, gözlemlediklerinin ışığında “bizi” anlatıyor. Bu yüzden çok daha sinir bozucu, bu yüzden okunması gerekiyor, kendimize bakabilmek için.

Sade’nin yapıtlarındaki uzun/özensiz sahne betimlemeleri, nesnel/soğuk yazım tarzı, çoğu zaman genel yazın kültürü içerisinde edebi olarak “kötü”, “yetersiz”, “sıradan” olarak tanımlanmakta. Zupancic, Gerçeğin Etiği’nde “Sadeci Hareket”i tanımlarken, arzu nesnesinin tümüne ad infinitum (bitimsizce) daha çok yaklaşacağımızı, ancak gerçekte asla ulaşamayacağımızı ve bu nedenle bu çabanın hiç bitmeyeceğini anlatır.  Sade’ın anlatıları bu nedenle oldukça yavaş, küçük adımlarla ilerler. Gereksiz ayrıntılar, konudan sapmalarla bezelidir. Hikaye kahramanlarına asıl zevki veren, zevk edinmenin ertelenmesidir. Erotizmin paradigması burada yatmaktadır. Bu nedenle; “Kitaplarında şu izlenimi yaratmak ister: Azgın bir kararlılıkla, imkansıza ve hayatın arka yüzüne kavuşmak…”[9]

Ancak Sade’ı yalnızca ‘edebi dili’, bu dil ile kurguladığı erotik içerik, Tanrı ile olan kavgası ve hor görülen yaşam biçimiyle ister hepsinin bütünü olarak ister tek tek parçalayarak almak, onu yalnızca “algolagnia” ile tanımlamak bizi hiç bir yere götürmeyecektir. Simone de Beauvoir’in “Sade’ı Yakmalı mı ?” kitabının bitiş cümlesinde olduğu gibi “Sade günümüzde türlü görünümler altında dönen temel soruna eğilmemizi istiyor bizim: İnsanın insanla ilişkilerine eğilmemizi”[10]


[1] Bryan D.Palmer, Karanlığın Kültürleri, s.121, Ayrıntı Yayınları

[2] Elisabeth Roudinesco, “İçimizdeki Karanlık Yan;Sapkınlığın Tarihi”, s.47, Say Yayınları

[3] “Erotik Edebiyat Tarihi”, Alexandrian, Mitos Yayınları, s.232

[4] Georges Battaile, Edebiyat ve Kötülük, s.102, Ayrıntı Yayınları

[5] Bryan D.Palmer, Karanlığın Kültürleri, s.123, AyrıntıYayınları

[6] “Erotizm”, Georges Bataille, Bilkamat, Fikir Kitapları Serisi, s.139

[7] Georges Battaile, Edebiyat ve Kötülük, s.97, Ayrıntı Yayınları

[8] Bryan D.Palmer, Karanlığın Kültürleri, s.126, AyrıntıYayınları

[9] Georges Battaile, Edebiyat ve Kötülük, s.101, Ayrıntı Yayınları

[10] “Sade’ı Yakmalı Mı?”, Simone de Beauvoir, Broy, s.83

Not

Bu yazı ilk kez “Peyniraltı Edebiyatı” dergisi, 1.yıl özel sayısında (Mart 2014) yayınlanmıştır.

Leave a Reply