Yasadışı Şiir

“Şiir,

‘Anayasa aykırı’dır,

doğanın ahlakı kovduğu yerdedir,

yasadışıdır.”[1]

Amerikan Yasadışı Şiiri’nden bahsetmeden önce bir takım kavramları netleştirmekte fayda var. İnsanoğlu/kızı’nın doğayı tüketme, tüketmek için karşı çıkma, kendini üstün ve haklı görme ediminde, doğaya karşı kendi sistemini meşrulaştırmasının ideolojik temellerini oluşturmak için birer araç olan her türlü kanun, kural ve ahlak, yapay ve sonradan üretilme olduğu için temelinde “doğa”ya aykırıdır. Kurulan her düzen, eskisine/bir öncekine göre kanun ve ahlak dışıdır. Düzen her değiştiğinde, yeni olan, diğerlerini karşıt koşar, kanun ve ahlak dışı olarak kabul eder. Karşıda olan/kalan, eylemlilik hali olmasa bile her zaman potansiyel taşıdığı için gayrimeşru olma eğilimiyle sistem için aynı zamanda tehlikelidir de. “Yasa dışı” kavramı, eylemlerle, ideolojilere, kişilere göre değil iktidara göre biçimlenir, “meşruluk” hâkimiyetin mütemmim cüzüdür.

İnsan yapısı yasalar, doğaları itibariyle keyfi ve baskıcıdır. Yasalar insanların farklı/biricik eylem biçimlerini tek biçimli evrensel standartlara indirgemeye, tek tipleştirmeye çalıştıklarında zorbalığa başvurmaları kaçınılmazdır. Öte yandan sistem varlığını ve meşruiyetini sürdürebilmek için karşıtlığını yaratmak zorunda olduğundan, eş zamanlı olarak suçu ve suçluyu yaratan toplumsal koşulları sürdürerek, onları yeniden üretir ve çoğaltır.

Egemenin ideolojisini biçimlendiren ve dayattığı yaşam kültürüne karşı çıkış, yazılı ve/veya yazılı olmayan her türlü kurala da karşı durmayı ya/ya da kendini karşısında/dışında bulmayı gerektirmekte. Bunun bir adım ötesi ise eylemlilik hali. Giyim tarzı, eğlence biçimleri, tatil alışkanlıkları, yeme-içme kültürü gibi yaşam alışkanlıklarının dışında aynı zamanda edebiyatla, yazıyla, tiyatroyla, sinemayla, müzikle…

Temelde bir eylemlilik gerektiren sanat, çok basit bir tanımıyla sistem ve insanoğlu/kızı arasındaki bu temel tezatlıklarının dışavurumu olarak adlandırılabilir. Çünkü doğal olan, dolayısıyla gerçek olan ile insan aklıyla üretilen/türetilen, dayatılan, gerçek olmayan gerçeklik algısı arasındaki çatışma, tek başına olmasa da sanatın çıkış noktasını oluşturmakta.

Tüm sanat dalları bu çıkış noktasını karşıtlık ve/veya uyumluluk anlamında doğadan almalarına karşın -var olanı(ses, görüntü, renk, hareket vb.) gerek estetik, gerekse biçim olarak dönüştürme, taklit etme, kopyalama, bozma, soyutlama, çarpıtma, kirletme, karıştırma-  edebiyat ve özellikle de şiir, dil ve yazı, dolayısıyla anlatı temelli olarak “başlangıç”ı oluşturduğundan bu noktada farklılık gösteriyor.

“Başlangıçta söz vardı”[2]

İktidar ve otorite her türlü ideolojisini yine “doğa” ile çelişkili, yapma ve sonradan üretilme olan dil ile biçimlendirir, dil ile kurar ve anlamlandırır. İronik olan, insanoğlu/kızı’nın, doğal olmayanı dayatan sisteme ve kurallar bütününe karşı duruşunu ancak ve ancak yine doğal olmayan, kendi üretimi olan dil ile gerçekleştiriyor olması.

Her sanat yapıtının olması gerektiği gibi edebiyat ve özellikle de şiir, bir yıkım eylemidir/eylemi olmalıdır. Üstelik tüm sanat dallarından daha fazla.

“her sanat şiire dayanır, hatta şiir bile…”[3]

“Şiir bütün çağlarda onun için var” önermesinde, uygarlığın karşısında şiir’i ahlakı kovduğu için barbarlık olarak tanımlayan Cemal Süreya, Jhering’in hukuka bakış açısı ve Kant’ın felsefi duruşunu harmanlayarak açıklar bu durumu “Jhering hukukun oluşmasını toplumda hakim bir grubun isteklerine uygun olarak tespit eder. Kant ise en geniş anlamda ahlakı tabiatın mutlaka kovacağını söyler. Biri toplumsal hayat bakımından, öbürü felsefi davranış açısından yapılmış bu iki tespit iki gerçeği aydınlığa çıkarıyor. Biri şu: Hiçbir zaman bir toplumdaki ahlak ve hukuk düzeninin, kişioğlunun tabiatına tam uygun olduğu görülmez. Öteki de şu: Kişioğlunun tabiatına iyice bitişik bir yönü olan şiir o ahlakla, o hukukla sürekli çatışma durumundadır. Geniş anlamda ahlak hukuku da içine aldığından sadece ahlak diyelim, ahlak tabiata nice aykırı olursa lafını ettiğimiz çatışma onca sert olacaktır.”

Ece Ayhan, “İkinci Yeni” hareketi, “toplum için sanat”, “sanat için sanat” ikileminden sıyrılarak, şiirin dilindeki, konusundaki ve biçimindeki değişimi estetik yerine “aykırılık” temelinde biçimlendirirken, dilin sentaksını bozma sebeplerini açıklarken, sistemin/iktidarın dili ile sisteme/iktidara karşı çıkılamayacağından/yıkılamayacağından hareketle, yıkıma öncelikle dil ile başladığını söylemektedir.

“Çok fazla kanun olduğu için, boka batmanın bin bir türlü yolu vardır.”[4]

Amerikan Yasadışı şiirinden bahsederken, dayatılan düzenin klasik ikili kaba karşıtlıklarında, her zaman ahlakın, genel/geçer doğruların yanını tutan, taraf olan,  kendi yapay plastik estetizmini oluşturan şiire karşılık, gerçekliğin, gerçekliğin estetizminden yola çıkarak, biçemden ve dilden ziyade, anlamla derdi olan -kimilerine göre kötücül, rahatsızlık verici bir anlayıştan bahsediyoruz. Gerçek olmayana prim vermeyen, Tanrı’nın, Ahlakın, Kanunların, kuralların karşısında duran ve gerçeği, salt gerçeği söyleme derdine düşmüş şiirden.

Amerika’da ana akım dışında kalan Yasadışı şiir, düzenle, mevcut yapıyla problem yaşadığı gibi gündelik ve kurumsallaşmış dil, söylem ve anlamla da çatışma yaşamaktadır. Onu çarpıtır, yıkar, dönüştürür ve çerçevenin dışında anlamlı bir şekilde yeniden kurar. Hayatın içinden ama hayata karşı, alışagelenin dışında kendini var etmeye çalışır. Bunu düşsel/mitsel anlatım biçimleriyle, metaforlarla, imgelerle, çağrışımlarla, uyakla, ritimle yapabileceği gibi, edebiyatın dilini yadsıyarak, üst dil kimliğine karşı çıkarak dilin en yalın halini kullanarak yapmaktadır. Dil’le ilişkisinde, edebiyatçının estetize edilmiş, kendini farklılaştırmaya ve özelleştirmeye çalışan, bunun için yapay “üst” dil oluşturan ediminden çok farklı bir yerdedir. Şiir’i bir üst dil ve/veya karşı dil olarak kabul etmediğinden, Dil’i anlam için, alışageldik anlamın içerisinden kendi istediği anlamı çıkarabilmek ve aktarabilmek için bir araç olarak kullanmaktadır. Semantik olarak da, biçimsel olarak da mevcut ve alışıldık olanı, üstelik bu şiirin kendisi de olsa kırıp dökmekten kaçınmamaktadır. “Anlaşılabilirlik”, yalınlık temelli olduğundan ve içeriğini süsten uzak gerçeklik üzerine kurguladığından standart okur/dinleyici başta olmak üzere rahatsız edici bulunması çok doğaldır.

Metin ya da şiir konum itibariyle sabittir. Üretenin ürettiği zaman dilimindeki bulunduğu noktanın bir yansımasıdır. Üretildiği anda sabitlenir. Gerek üreten gerekse tüketenler için, ahlaksız, saçma, kötü, iyi gibi genel geçer kavramlarla tanımı ancak karşısında duran, okuyan/izleyen/dinleyen/seyreden değişkenlerle biçimlenir. Yapıtın karşısında duran bizlerin, kendi gerçekliğimizden yola çıkarak konumlanmamıza göre anlam bütünlüğüne ve/veya kaymasına uğrar. Yapacağımız her kritik, metinden bağımsız karşısındaki değişkenin durumunu yansıtmaktan öteye geçemeyecektir.

Amerikan Yasadışı Şiiri, sisteme sistem içinden karşı çıkılamayacağını bildiğinden, ideolojiye ideolojiyle karşılık vermez, kendi ideolojisini yerine koymaz, ideolojisizlik, sisteme karşı durma, reddetme anlamında onun için yeterli olmaktadır. Bu anlamıyla politik ve devrimcidir. Egemenlik ilişkilerini deşifre eder… Bireyci ama nihilist değildir… Entelektüel bunalımlara, sıkıntılara prim vermez. Entelektüelliğin ve aydın olmanın çoğu zaman sistemin bir parçası olduğunu bilir.

Yasadışı şiir tanımlamasının Amerika’dan çıkmış olması şaşırtıcı olmamalı. Eşitsizliğin, ikiyüzlülüğün yelpazenin en geniş iki ucunu oluşturduğu, sistemin temellerini oluşturmasa da, sistemi en yetkin hale getiren bir coğrafyanın, sistemi ve sisteme tüküren kişiler çıkarması çok anlaşılabilir bir durum. Çelişki büyüdükçe, sisteme verilen cevap daha sert ve net olmakta. Üstelik sistemi bilen, sistemden kaçmayan gerçekçi akıl, nihilizme kayabilme gibi bir lükse de sahip değil. En yalın gerçekliği, yani yaşadığını, gördüğünü, lanetini ne kendine ne de okuyucuya acımadan ortaya koyabiliyor.

Sistemin sınırlarında bir yaşam kültürü oluşturan ve sistemin ona bakış açısını sisteme çevirebilme yetisine sahip olduğundan, onun kendisine baktığı gibi, o da sisteme tiksintiyle bakabilme cesaretini gösterebiliyor. Yaşarken ve yazarken, sistemin kendisini aşağılamak, küçültmek, yok saymak için türettiği her türlü küfrü ve hakareti, yüzünde müstehzi bir gülümsemeyle ve gururla iltifat sayıyor.

Bilinçli bir şekilde seçtikleri yol ayrımında, acı bir gerçeğin huzursuzluk verici estetizmini yansıtıyorlar. İşte bu yüzden şiirleri, tokat gibi, tecavüz gibi, cinayet gibi. Onları okuduğumuzda sapkın bakış açılarından, yakası açılmadık küfürlerinden, seçtikleri kelimelerden, şiire benzemeyen yazım tarzlarından nefret ediyoruz. Gözlerimizin önüne serdikleri ve bizleri dehşete düşüren hayal güçlerinden tiksiniyoruz. Oysa kurguladıkları, anlattıkları hayal değil. Kendilerini değil, gördükleri, yaşadıkları, gözlemledikleri “bizi” anlatıyorlar. Kendimizden nefret etmemiz gerektiğini söylüyorlar ve işin kötüsü haklılar. Ve işin daha kötüsü, bizlerin onlardan ve yazdıklarından nefret ettiğimiz kadar bizden nefret etmiyorlar.

Bu yüzden daha da sinir bozucular.

Bu yüzden okunmaları gerekiyor.

Kendimize bakabilmek için.


[1] Cemal Süreya, Papirüs’ten Başyazılar,Mayıs,1961

[2] İncil, Yuhanna

[3] Novalis

[4] Chuck Palahniuk, Boğulma

Not: Bu yazı ilk kez “Kitap-lık” dergisi Kasım-Aralık 2012, 164.Sayıda yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın