Gölgelerin gücü adına!

“İnsan, anlamsız bir hayata dayanamaz.”
Carl Gustav Jung

İnternet en başında anonim bir sahneydi. Sonra hepimiz Andy Warhol’un öngörüsünde olduğu gibi “15 dakikalık ün” uğruna bunu sattık. Pişman mıyız? Eğer pişmansak, anonim kimliklerimizi geri kazanmak için çok da geç kalmış sayılmayız…

Önce biraz psikoloji…

Persona kelimesi, antik çağda tiyatro oyuncularının canlandırdıkları rolü tanımlayabilmek ve farklı kimliklere bürünebilmek için taktıkları maskelereverilen isimden geliyor. Carl Gustav Jung, arketipleri (yani doğuştan gelen eğilimleri) kategorileyerek tanımlarken psişe’leri dört bölüme ayırıyor. Persone, anima, animus ve gölge. (ed: bunlara biraz sonra etraflıca değineceğiz)

Hepimizin, günlük iletişim biçimlerimizi kurgularken yaş, cinsiyet, akrabalık ilişkileri, iş hayatı, okul hayatı ve hatta arkadaş gruplarımız içerisinde kullandığımız farklı farklı ‘persona’larımız var. Personalar kendi içimizde tutarlılığımızı koruyabilmemizi, tutum ve davranış biçimlerimiz arasındaki farklılıklar yüzünden çatışma yaşamamamızı sağlıyorlar.

Personayı bir nevi sigorta olarak da tanımlamak mümkün aslında.

Günlük hayat döngüsü içerisinde farklı durumlar ve ortamlara yönelik ihtiyaçlarımız doğrultusunda kullandığımız birbirinden farklı personalar, Facebook gibi sosyal ortamların gerçek hayatta farklı maskelerle iletişim kurduğumuz birbirleriyle ilişiksiz grupları ve kişileri de aynı platformda birleştirmesi nedeniyle bizleri tek bir persona kullanmaya zorluyor.

Daha net bir anlatımla, günlük hayatta bir arada bulunmayan, ortak ilgileri, beğenileri, tutumları olmayan insanlarla aynı anda konuşmak zorunda kaldığımız için tek bir dil, tek bir tutum üzerinden hareket etmek ve tek bir kimlikle herkese seslenmek zorunda kalıyoruz.

Ortak zemin ve ortak söylem zorunluluğu bir yandan farklılıklarımızı törpüleyip bizleri sıradanlaştırırken, diğer yandan kısıtlanmış ifade biçimleri, istediğimiz gibi kendimizi ifade edememe durumu, düşündüklerimizi rahatça söyleyememekiçsel çatışma ortamını güçlendiriyor.

Carl Gustav Jung’a göre personalar bir yandan toplumla ilişkilerimizi düzenlerken, diğer yandan bizleri takındığımız yeni rolle/rollerle ilişkilendiriyorlar. Bu arketip toplum içindeki rol yapma ihtiyacımızın bir çözümü olurken, diğer yandan tutarlılık konusundaki problemlerimizi çözmemize de yardımcı oluyor.

Kişinin kimi zaman farklı personalarından birine, yani rollerinden bir tanesine kendini fazlaca kaptırması ve bu rolün egemenliği altına girerek diğer rollerini bastırması sonucunda ortaya çıkan çatışma durumu, kişide gerginlik ve hastalık derecesine ulaşan psikolojik durumlar ortaya çıkartabiliyor.

Personayı farklı bir açıdan ele aldığınızda aldatma olarak da tanımlamak mümkün. Konuya böyle bakıldığında kişi bazı karakter özelliklerini, içinde bulunduğu ortamın özellikleri doğrultusunda bilerek veya bilmeyerek arketipler bağlamında saklayabiliyor. Bu saklama ve aldatma durumu başkalarına yönelik olarak kurgulandığında bir problem teşkil etmezken, bu aldatmacanın insanın kendisine yönelmesiyle sıkıntılar baş göstermeye başlıyor.

Tahmin edileceği üzere “olmadığın biri” olarak yaşamaya çalışmak, sürdürülebilir olmaktan çok uzak.

Persona yalnız bununla da sınırlı değil. Yasalar, normlar ve toplumsal kurallargrup personasını oluşturuyorlar. Grubu veya toplumu oluşturan her bireyden benzer şekilde davranması, belirlenmiş olan genel geçer normlara uygun davranış biçimleri geliştirmesi bekleniyor.

Aslında bunlar arasında karşılıklı, geçişken ve çift taraflı bir ilişki söz konusu. Arketipler grup personalarını, grup personaları ise arketipleri oluşturuyorlar.Toplumsal normlara uyum adına, spesifik olaylar karşısında benzer davranış kalıplarına uygun davranmak zorunda kalıyoruz.

Bireyin kişisel ihtiyaçlarını göz ardı ederek, kimi zaman bastırarak normları kabul etmesinin temelinde grup personası yatıyor. Bu durum aynı zamanda bilişsel çelişkiye (cognitive dissonance) de yol açıyor. Toplum normları kişisel ihtiyaçlarla çatıştığında ortaya çıkan bu durumda dengeyi bulmaya çabası içerisine giriyoruz. Denge bozulduğunda ise ortaya çıkan sıkıntı durumu ve bu sıkıntılı halden kurtulma çabalarıyla boğuşmak zorundayız.

İnsan beyni yapısı itibariyle tutum ve davranışları arasında uyum ve bütünlükbeklemekte. Düşünce ve davranışların tutarlı olmaması halinde içsel problemler hemen kendini gösteriyor. Tutumlar bilindiği üzere davranışlarımızı belirliyorlar. Eğer tutumdan farklı bir davranış gerçekleştirmek zorunda kalmışsak, doğal olarak davranış biçimi geri alınamayacağından dolayı tutumları değiştirmek zorunda kalıyoruz.

Tek bir persona ile hareket edildiğinde ve davranışlarımızı buna uyarladığımızda bu çatışma halimizi düzeltmenin tek yolu tutumlarımızı davranış biçimlerimize uydurabilmek. Davranışlarımızı haklı çıkarmak için bahaneler bulmaya başlıyoruz ve tutumlarımız biz farkında olmadan değişmeye başlıyor.

Son olarak bir kavramdan daha bahsetmek gerekiyor, o da “path dependence” (Türkçeye “izlek bağımlılığı” veya “menzil bağımlılığı” olarak çevirmek mümkün). Rastlantısal veya özellikle tercih edilmeden, elde olmadan çıkılan bir yolda, tutumla örtüşmeyen ve gerçekleştirilmiş davranışları artık geri alamayacağınıznoktada, dengeyi kurmanın tek yolu olarak, davranışlarımıza tutumlarımızı uyarlamak kalıyor. Tutumla uyumlu olmayan davranışlarımızı içselleştirebilmek ve uyum sağlayabilmek için, kendimizi ikna sürecinin sonucunda davranışlarımızı haklı çıkarmak adına tutumlarımızı değiştiriyoruz.

Ok yaydan çıktığı için geç kalınan noktada yapılabilecek tek şey, inanmadığımızbir şeye veya birine dönüşmek.

Bu kadar ön bilgiden sonra artık asıl konumuza bağlanmaya başlayalım.

Tevellüdü yetenler hatırlayacaklardır. Türkiye’de bir nesil, daha internet yokken ilk sosyal medya deneyimlerini ve sosyalleşme çabalarını o tarihlerde kanununda yapılan değişiklik sayesinde telsiz üzerinden yaşamaya çalışmıştı. Anonim olarak iletişim kurabilmenin ilk deneysel ortamı olan telsiz mesajlaşmalarında sanırım en çok duyulan ve belleklere kazınmış çağrı “Breyk, breyk arkadaş arıyorum, bayan arkadaş” olmuştur.

Anonim olmanın getirdiği özgüvenle itiş kakış, küfür kıyamet, eleştiri ve karşı cinsten arkadaş bulma çabalarının (asl) keşke bir yerlerde kayıtları olsa da tekrar dinleyebilsek.

İnternet ortamının ilk sosyalleşme çabaları olan irc, icq gibi platformlarda da benzer bir iletişim deneyimi yaşanmıştı. Anonimliğin getirdiği ve Türk insanının çok da alışık olmadığı bu “özgürlük” evreni, günlük hayattaki toplumsal baskılar yüzünden içe atılmış tüm duygu ve davranış biçimlerini rahatça sergileyebilmeye olanak tanıyordu.

Herkes gerçek hayatta olduğundan farklı ve kendisini yeniden biçimlendirdiği yeni kimlikleri ve avatarlarını yaratmaya başladı (ki bunlar çoğu zaman birden fazla ve farklı cinslerde dahi olabiliyordu). Sanal ortamdaki bu kurgulanmış “yeni” benlikler ancak ve ancak karşı cinsle gerçek ortamda buluşabilmeihtimalinde özele geçilerek anonimlikten sıyrılabilme şansı bulabiliyordu.

Bu gerçek olmayan kimlik, yüz yüze gelindiğinde doğal olarak bir takım sıkıntılara neden olabiliyordu. Sanal ortamın büyülü dünyasındaki renkli kişiliklerin ete kemiğe büründüğünde tüm büyüsünü kaybetme riski her zaman mevcuttu. Bu yeni evrende herkes için “yeniden dünyaya gelmek” için ikinci bir şans, “karma” imkanı vardı ve “Second Life” gibi ortamlar uzun süre bu ihtiyaçtan beslenmeyi başarabildiler.

Ekşi sözlük gibi kişilerin herhangi bir konudaki subjektif yorumlarını sansüre maruz kalmadan, istedikleri gibi paylaşabilecekleri ve geyik muhabbeti dışında görece daha kaliteli içerikler üretecekleri ortamlar, forumlar anonim kimlikleri görmeye devam ettiğimiz platformlar olarak karşımıza çıkmayı halen sürdürüyorlar (ed: şu adreste bu konuya dair oldukça geniş bilgi mevcut). Keza Twitter’daki gerçek olmayan ve bol takipçiye sahip karakter oluşumları da aynı şekilde.

Sosyal ortamlarda anonim anlayışın kırılma noktası olarak Facebook’un ortaya çıkışını almak yanlış olmayacaktır. Facebook yapısı itibarıyla arkadaş çevresi oluşturmak için gerçek kimliğimizle orada olmayı gerektiriyordu. İnsanların bizi bulabilmesi, bizlerin de onları bulabilmesi için deyim yerindeyse aslında biraz da buna zorunlu kaldık.

İlk başlarda arkadaş listemiz en yakın çekirdek halkayla çevrelendiğinde aslında bir problem yoktu. Arkadaşlarımız ve ailemiz arasında nasıl tanınıyorsak, neler konuşuyorsak, neler paylaşıyorsak gerçek hayatın aynısını sürdürmeye, yani kendimiz olmaya bir süre daha devam edebilme şansı bulabildik.

Ancak, narsisim ve ego ile beslenen Facebook ratingleri bizleri daha çok kimseyle arkadaş olmaya itmeye başladığında, söylem olarak ilk problemler halen farkında olmasak bile ortaya çıkmaya başlamıştı bile. Arkadaş sayısı nicelik olarak önem taşıdığından ikinci ve üçüncü halkalar kurcalanmaya başladı. Yıllardın görülmeyen ilkokul arkadaşları, çok da fazla bir şey paylaşmadığımız insanlar Facebook arkadaşlarımız arasında yerlerini almaya başladılar.

Bunlara iş yerinden arkadaşlar, birlikte iş yaptığımız kişiler, arkadaşlarımızın arkadaşları da katılmaya başladığında iletişim ve paylaşımın dilinde çatışmalarla karşı karşıya kalmaya başladık. Artık biz tercih etmesek de çok az tanıdığımız, hasbelkader bir yerlerde gelişigüzel karşılaştığımız insanlar bizleri eklemeye başladılar. Kabul etmezsek bozuluyorlardı, üstelik skoru yükseltmek için eklemek de bir yandan işimize geliyordu.

Günlük hayat dinamikleri içerisinde birbirlerinden çok farklı sosyal çevrelerde bulunuyoruz. Aile, okul, yakın arkadaşlar, uzak arkadaşlar, arkadaşlarımızın arkadaşları gibi farklı sosyal gruplar arasında ortaya koyduğumuz farklı kimliklerle birlikte farklı bir iletişim dili kurguluyoruz.

Doğal olanı da bu. Günlük yaşam içerisinde birçok kez değiştirdiğimiz bu farklı kimlikler çoğu zaman birbirleriyle çatışmıyor. Ancak Facebook’taki bu yeni çoklu ortamda kullandığımız dil, herkese hitap etmesi ve “beğeni” toplamasıihtiyacından dolayı, farklı kimliklerin ortak bir “dili” olma noktasına evrilmek zorunda kalıyor. Hal böyle olunca, daha ortalama, genel geçer, çoğu zaman aşırılıkların törpülendiği, tepki almayacak, herkese hoş görünecek bir noktada sabitlenmek zorunda.

Bu çoklu ortamda beğenilmek, kendimizi var edebilmek için tercih yapmamamız, kültür, siyaset, din gibi konularda kimseyi karşımıza almamamız gerekiyor. Tıpkı geniş hedef kitleye hitap eden ve izlenme kaygısı taşıyan televizyon programlarının hiçbir şey söyleyememesi, herkese ulaşabilmek adına asgari standartlarda bir içerik üretebilmesi gibi.

“Google Circle” gibi gruplandırmalara olanak sağlayan yeni sosyal platform mimarisi arayışlarının temelinde de bu yatmakta.

Gerek farklı personaların teke inmesi, gerekse sosyal medyanın teknik yapısının iletişim biçimlerini standart hale getirmesi (context collapse), istisnalar dışında çoğunluğun taraf olarak benzer şekilde davranış biçimleri sergilemesi sonucunu doğuruyor.

Sosyal medyada anonim kimlikler, gerçek kimliklerden çok daha rahat kendilerini ifade edebilme imkanı sağlıyorlar. Gerek kanun/ahlak/mahalle baskısından uzak durabilme, gerekse tanınmamış olmanın getirdiği özgürlük duygusu Jung’un arketiplerindeki “gölge”nin kendisini en rahat ifade edebildiği alana denk geliyor. “Öteki ben” olarak adlandırılan, gerçek olmadığı düşünülen bu anonim kimlikler aslında sanıldığının aksine farklı bir kimlik değil, içimizdekien “gerçek” ve kendini ifade edebilen, sansürsüz, olması gereken kimliğimizi tanımlamakta.

İster nickname veya takma isim, ister müstehar, mahlas veya pseudonym olarak adlandıralım, gerçek olmadığını düşündüğümüz bu kimlikler aslında olması gereken en gerçek ve yalın halimiz. Bastırmak zorunda kaldığımız, personalarımızın arkasında kalan “gölge”miz. Topluma, devlete, otoriteye ve hatta kendimize karşı “kendimiz” olabileceğimiz yegane çıkış yolu.

Elisabeth Noelle Neumann’ın 1984 yılında ortaya koyduğu ‘Suskunluk Sarmalı’ndan kurtulabilmenin de tek yolu:

Kişi, içinde yaşadığı toplumun ve otoritenin nabzını tutarak kendini korumak adına düşüncelerini ortaya koymaz, ancak bir başkasından duyduğunda onu destekler. Yalnız kalmaktan korkar, yükselen fikirlere destek verir.

Eğer destek vermiyorsa kendini yalnız hissettiğinden dolayı sessiz kalır, sessiz kalmak, herkes sessiz olduğunda yalnızlık duygusu oluşturur.

Ama sessiz çoğunluk, aslında çokluktur.

Hatırlamakta fayda var. Anonima, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi tarafından da korunan bir haktır. Kimse gerçek kimlik bilgilerini açıklamaya zorlanamaz. Anonimanın sağladığı koruma mekanizmaları düşünüldüğünde bu temel hak konumlaması aslında hiç de şaşırtıcı değil. Bu hakkımızı yeniden hatırlamanın artık tam zamanıdır.

Nietzche “” Kişi neyse odur, neyse onu yapar – ama, kişi NEYSE O OLABİLİR” demişti. Ne olduğumuz önemli değil, ne haline geleceğimiz daha büyük önem taşıyor.

O yüzden kendimiz olmak, kendimizi bulmak, suskunluk sarmalından kurtulmak için, gölgelerin gücü adına, haydi “anonim” olmaya!

Not: Bu yazı ilk kez BTNet portalında yayınlanmıştır.


 

 

 

 

 


Bir Cevap Yazın