“Ölü Şehrin Radyosu – Bir Kuzey Irak Pornosu” Şenol Erdoğan

“geçmiş şimdidir…”

Fena sayılmayacak bir okur olmama rağmen her zaman bir kitap eleştirisi okumamaya gayret ettim. Kitabın ya da metnin yazar ile okuyucu arasında özel bir bağ kurabildiğine ve “araya giren herkesin” yorumlarını kendi algısından süzdüğü için bir kirlilik yarattığını düşündüm. Çok yakın -bir elin parmağını geçmeyecek kişiler dışında da kimseyle kitap ve/veya metin üzerinde konuşmadım, yorum yapmadım, yapamadım. Yine aynı üç beş kişi dışında bana gelen kitap yorumlarına da hep kulağımı tıkadım. İyi ki de böyle yapmışım.

Öncelikle bu bir kitap eleştirisi değil, haddime de değil zaten, ne Şenol Erdoğan ne de bir başkası için. Bu bir kitap tanıtım metni de değil, okuyup okumamanız umurumda bile değil. Okumasını istediğim, düşündüğüm insanlara alıp çoktan hediye ettim bile.

Peki ne?

Uzun yıllar olmamasına rağmen, hayatıma girmiş, paylaştıklarımdan öte çok şey paylaşacağım birine hissettiklerimi anlatabilmek çabası. Neden mi yazıyla? Çünkü o da aynı şeyi yaptı. Paylaştığımız birçok şeyin arasına koymadığı /koyamadığı hayatının bir bölümünü benle, belki de birçok insanla, yazdığı bir kitapla, yani metinle paylaştı.

Peki, anlatım biçimi olarak niye doğrudan kendisiyle değil de sizle konuşuyorum?

Bunun da iki sebebi var, birincisi okuduğum metin doğrudan benle konuşmuyordu, doğal olarak karşılığı da doğrudan ona verilmemeliydi. İkincisi ise eğer bunu paylaşmak isterse,  doğrudan sizle ve/veya yakın hissettiği kişilerle, iki kişi arasındaki çok özel bir yazışma formuna dönüştürmeme isteği. Çünkü bir yandan bu yazışma “çok özel” değil. “Özel” olan kısmı, “abi ben bir kitaba başladım” dediği bir akşam, kitap üzerinde hiç konuşulmadan, sadece bu cümleyle kısıtlı olarak o akşamın duygusallığı ve atmosferiyle yaşandı. (Jack Daniels şahidimizdir…)

İkincisi ise, yine bir akşam metnin ilk taslağına göz atma şansı yakaladığımda ve yine birkaç cümleyi geçmeyen konuşmamızla sınırlıydı, kitabı, anlatım biçimini, neden yazdığını, ne hissettiğini konuşmadık, tartışmadık, gerek de yoktu zaten. Bu iki gündeki konuştuğumuz havadan sudan her şey –hatta suskunluğumuz zaten başlı başına bir paylaşımdı. ( İkinci güne de eğer sorarsanız  Jack şahitlik edecektir, kollarımızdaki bıçak izlerinin yapacağı gibi )

Ölü Şehrin Radyosu-Bir Kuzey Irak Pornusu” bir kitap değil, biçemi öyle görünse de, kesinlikle değil. Şenol’u tanıyanlar, tanımayıp da bugüne kadar yazmış olduklarını okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır, diğerleri için maalesef elimden bir şey gelmiyor.

Metin, bir ilk bakışta bir çığlığa benziyor, sessiz bir çığlık diye tanımlama hatasına düşmek çok mümkün. Ama ne sessiz ne de sesli bir çığlık da değil. Kesinlikle değil. Bu bir yanılsama.

Metin, en yalın tanımıyla, uzun yıllar gırtlakta kalan, yutkunmakla gitmeyen, tükürmekle de geçmeyecek olsa da kanlı bir “balgam” çıkarma, üstelik kaldırama değil, belki aynada kendi suratına ama çoğunlukla bizim suratımıza…

Metin, bilinçaltına atılmış, üstü kapanmış, örtülmeye çalışmış anıların ancak istemsizce rüyalarda çıkacağının bilinciyle uykusuz geçen yıllar, sıçrayarak uyanmalar, tende hatırlamak/unutmak/unutmamak için açılmış yaraların izi kadar gerçek ve samimi. Acıtması, hem de çok acıtması gerekirken, dilde yakaladığı samimiyet yüzünden, gerçekliği, olduğu gibiliğinden dolayı acıtamayacak kadar gerçek.

Metin, sanrılar arasında köşe kapmaca…

Metin, Haklı ile haksız arasında sıkışmış, haklı veya haksız olmayı, doğru veya yanlış olmayı istemeyen, seçmeyen, reddeden, arada kalmışlıktan kendini çıkarabilen, çevresinden soyutlamadan, çevreyle olan ilişkisinde kendi izlerini arayan… Kendini bir daha bulamayacak olan… Özleyen…

Metnin ne olduğundan ziyade ne olmadığı çok daha önemli.

Metin, bir askerlik anısı değil.

Metin, bir yergi değil.

Metin, bir yüceltme değil.

Metin, bir isyan değil.

Metin, bir haykırış değil,

Metin, içine kapanma değil,

Metin, yaralı bir hayvanın iç çekişleri değil,

Metin, ne kendine ne sisteme, hiç kimseye bir eleştiri değil..

Metin, yıllarca en yakın dostlarıyla, en özel anlarında bile paylaşıl(a)mamış yaşanmışlıkların, gün gelip kendisini hiç tanımayanların kucağına bırakılmış notlar,

Metin, fırından yeni çıkmış sıcak bir parça somunun burnunu kopartarak yanındakine uzatmak gibi.

O kadar.

Daha fazla bir şey bekliyorsanız hayal kırıklığına uğrayacaksınız.

Çünkü olabileceğinin çok ama çok üzerinde fazla zaten.

Daha fazlasını duymak, okumak, bilmek, zaten istemezdim.

İstemezdiniz…

Ulvi Yaman

 

Bir Cevap Yazın