Yaratıcılık…Yenilikçilik…Remix…

 

“Güneşin altında yeni bir şey yok.”

Ecclesiastes / İncil

Gençlerle bir araya gelme şansı bulabildiğim (“şans” diyorum çünkü gerek eğitim toplantıları gerekse panellerde öğrettiklerimden çok daha fazla şey öğreniyorum onlardan, karşılarına çıkmadan önce “ben bilirim” egosundan kurtulup tekrar tekrar çalışmanın, araştırma yapmanın getirdikleri de cabası) ve işim gereği “yaratıcılık”, “yenilik”, “proje yönetimi”, “içerik-dijital içerik” konularındaki sohbetlerimde hep aynı bilinmezlikler ve korkularla karşılaşıyorum. Gerek eğitim sisteminden gerekse gençlerin katıldıkları panellerde anlatılanlardan, “Başarı Hikâyeleri”nden doğal olarak farklı çıkarsamalarda bulunuyorlar. (Ki bu “Başarı Hikâyeleri” ayrı bir yazı konusu…)

Yanlış bir biçimde Tanrı vergisi bir yetenek olarak konumlanan “yaratıcılık”, bilgiyle, kimi zaman bilgisizlikle, çabayla, araştırmayla, görme/düşünme biçimleriyle, sosyo-kültürel ket vurmalarla, uzmanlaşmaya yönelik eğitim sisteminden uzaklaşılarak multi-disipliner bir eğitim anlayışıyla ilişkilendirilerek tanımlanmadığında, haliyle güdük, anlaşılmaz, hilkat garibesi, metafizik bir alana kayıyor.

“İcat çıkarma” lafıyla büyüyen, yenilikleri “işgüzarlık” olarak gören bir toplumun bireyleri doğal olarak yaratıcılık, yeni ve yenilikçi (innovation)  kavramlarını birbirine karıştırıyor. Yaratıcılığı “yoktan var etmek”, yenilikçiliği “yeni” olarak algılıyor. Kavramları aşağıda netleştirmeye çalışacağız ama öncesinde örnekler üzerinden tanımları doğru koyalım. Cep Telefonu ve onların “mütemmim cüzü” olan tüm uygulamalar ilk çıktığı günden bugüne “yaratıcı” bir sürecin parçası, üstelik “yenilikçi” ama yeni değil. Telefon, telesekreter, saat, takvim, fotoğraf makinesi, hesap makinesi gibi tüm uygulamalar zaten günlük hayatta vardı, cep telefonu bunları bir araya getirmesiyle (convergence / yakınsama) yaratıcı ve yenilikçi bir uygulama. Aynı şeyi Facebook için de söyleyebiliriz, internet hayatımıza girdiği günden beri benzer/farklı daha küçük uygulamaları zaten hayatımızda vardı, hatta daha geriye gidelim, kahvehaneler, Roma dönemindeki “agora”, İngiltere’deki “coffe shop”lar bir anlamda günlük hayatın “facebook”larıydı, sadece üzerine oturduğu platform farklıydı. Bu ve buna benzer örnekler fikrin yaratıcı ve yenilikçi özelliklerini küçültmüyor, tam aksine artık “yeni” bir şeyin kalmadığı dünyada, yaratıcılığın nasıl olması gerektiğini bizlere açıkça gösteren ancak nedense görmek istemediğimiz ve yeni jenerasyonlara gösteremediğimiz bir yaklaşımı ortaya koyuyor.

“Bilgi çağında en önemli üretim etkeni bilgidir”

Peki nasıl bir bilgiden bahsediyoruz?

Doğru işlenmediği, doğru verilmediği/alınmadığı takdirde “bilgi” aynı zamanda yaratıcılığın önündeki en önemli engel, körleştirici, kalıplara sıkıştıran, kısıtlayan bir işleve de sahip değil mi?

Barron, MacKinnon ve Roe’nin 1950’li yıllardan beri yaptıkları araştırma ve çalışmalarında, -sonuç bakımından aralarında birçok farklılıklar olsa da – yaratıcılığın zekâ ile olan doğrudan ilişkisini ve/veya ilişkisizliğini net bir biçimde ortaya koyamamaktadırlar.

Sternberg ve Starko’nun çalışmalarından ise bilgi ve yaratıcılık arasındaki korelasyonda, yaratıcılık/bilgi ilişkisinin ters bir parabol çizdiğini, belli bir seviyenin altındaki veya üzerindeki bilginin yaratıcılıkla ters bir ilişki kurduğunu öğrenmekteyiz.

Yaratıcılığın yoktan var etmek olmadığı, farklı alanlarda, birbirlerinden bağımsız görünen ögeleri, (bilgi, nesne, düşünce, söylem vb.) bir araya getirerek ve/veya eksilterek, değiştirerek, parçalayıp birleştirerek yeni bileşimler yapmak olduğu gerçeğinden hareketle ( ki, Steve Jobs, kitabında, bilerek veya bilmeyerek Aristoteles’ten esinlenerek“Creativity is just connecting things”diyordu), yaratıcılığın “benzetme ve görselleştirme yeteneği”, “esnek düşünce”, “yargıda bağımsız davranabilme”, “yeniliklere açıklık”, “mantığın/mantıksallığın doğru tanımlanabilmesi” kapsamında ve “yaratıcılık” olmasa bile yaratıcılığa giden yolda “yöntem”in “öğrenilebilir/öğretilebilir” olduğunu kabul ederek ele alınması gerekiyor.

Yaratıcılığa ister Freud’cu  bir yaklaşımla bastırılmış ve doyurulmamış arzuların dışavurumu olarak yaklaşalım, ister tekrarlarınyeni bir sonuç doğurmayacağından hareketle Einstein’e göndermede bulunarak klasik kalıpların dışında çıkabilmekle oluşabileceğini savunalım, yaratıcılık aslında esinlenme, değiştirme, günlük hayatta aslında herkesin gördüğünü görürken kimsenin daha önce düşünmediğini düşünebilmek, daha önce kimsenin yapmaya kalkışmadığını yapabilmek cesareti ve/veya mevcut malzemelerle/bilgilerle/kavramlarla yeni bir durum yaratabilmek, hali hazırda var olan kavramlar arasında daha önce kimsenin göremediği bir ilişkiyi tanımlayabilmek/bağ kurabilmek, yaratılmış bu bağ üzerinden yeni bilgi ve kavramlara ulaşabilme kabiliyeti olarak tanımlanabilir.

Bu uzun tanımlamayı kısaltarak, iki veya daha çok bilinen arasındaki ilişkiyi kuran “bilinmeyen” desek sanırım yanlış olmayacaktır.

Yaratıcılık “çalmak”la başlar…

Austin Kleon, “Steal like an Artist” kitabında yaratıcı düşünce yapısının “esinlenme” ile yana farklı fikirleri alarak sentezlemesi ile yürüyen bir süreç olduğunu anlatıyor. Kleon’a göre yaratıcılığın üç temeli var. Kopyalamak, Dönüştürmek ve İlişkilendirmek. Çocukluktaki konuşmayı öğrenmekten, müzik eğitimine, tüm icatlara kadar her şey kopyalamak ve geliştirmek üzerine oturan bir akışa sahip. Mevcut bilgilerin alınarak, (çalınarak veya kopyalanarak da diyebiliriz) yeniden üretimlerini “Everything is a Remix” olarak tanımlamasına hak vermemek mümkün değil.

Maslow’un ihtiyaçlar piramidinde, en üst sırada yer alan “yaratıcılık”, fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik, aidiyet, başarı, saygınlık gibi bir çok ihtiyacın karşılanabilmesinden sonra ortaya çıkabilecek bir süreç olarak konumlanmaktadır.

Tek başına yaratıcılık öğretilebilen veya öğrenilebilen bir süreç değildir. Bloom’un geliştirmiş olduğu taksonomi (Bloom Taksonomisi) yaklaşımında yalnızca yaratıcılık yer almaz. Çünkü yaratıcı davranış önceden tanımlanamaz, tanımlanabilirse özgünlüğünü yitirir. Bu yüzden eğitim hedefi olarak tasarlanamaz.Buna rağmen yaratıcılık “eğitim”le, ama doğru bir “eğitim”le geliştirilebilen bir süreçtir. Ancak böyle bir süreçten sonra “doğal”lığına kavuşabilir. Yaratıcı olarak nitelenebilecek olan davranışların çocuğun aile/okul/sosyal çevresinden başlayan süreçte sıklıkla pekiştirilmesi ile doğru oranda gelişmektedir. Yaratıcılığın geliştirilmesinde uyarlama, değiştirme, başkalaştırma, düzeltme, ekleme, çıkarma, birleştirme, sadeleştirme, yerine koyma, çözümleme gibi kavramlar önem taşır. Mevcut eğitim sistemi öğrencilerin akıllarına gelen fikirleri “anlık” olarak ifade etmelerine uygun bir sistem olarak tasarlanmamıştır. Bunun yerine, öğrencilerin grup dinamiklerine uymaları ve konuya odaklanmış konsantrasyonlarını güçlendirmeyi hedefler. Bu eğitim tarzı çocukların/gençlerin ileriki yaşamlarındaki birçok açığı kapatabilecek olmasına rağmen yaratıcılık konusunda işe yaramazlar.

Sağ beyinde yer alan “örtülü bilgi”nin (söyleyebileceğinden daha fazlasını bilme durumu) yaratıcılık ile aynı kürede yer almaları büyük önem taşımaktadır. Sol beyin’den alınan bilgi/datanın sorgulanması (internalization), bu bilgi/datanın yeni değerlerle zenginleştirilerek yeni bilgi/datalara dönüştürme kabiliyeti (externalization) yaratıcı düşüncenin zihindeki prosesini anlamamızı sağlıyor.

“Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir.”

Picasso

Bu süreçte insanın sahip olduğu “yaratıcı potansiyel”, kendisine ulaşan bilginin birçok farklı “baskılayıcı kültürel ve sosyal yapılar” ile ya sınırlanmakta veya “tetikleyici kültürel ve sosyal yapılar”lagelişime olanak bulmaktadır. Aile, okul, işyeri, toplum, din, ahlak, kural ve gelenekler kontrol aracı olarak yaratıcı düşünceye engel teşkil etmektedir. Foucault’un “disiplin toplumları” olarak tariflediği ve onsekiz/ondokuzuncu yüzyıllarda başlayarak zirveye yirminci yüzyılın başlarında oluşan bu sistemdeki toplumlar geniş ve yaygın “kapatıp-kuşatma” mekanları oluştururlar.  Birey sürekli her biri kendi yasa ve kurallarına sahip kuşatma mekânlarından bir diğerine geçer. Aile, okul, kışla, fabrika vb. Yasalar, kurallar vb. ile oluşturulan fiziki olmayan “kuşatma” yaratıcılığın önündeki en büyük engel olarak karşımıza çıkar. İronik olarak bu engelleme ve sınırlamalar aynı zamanda yaratıcılığın çıkış noktasını da oluştururlar. Rolla May, “Yaratma Cesareti”nde yaratıcılığın ortaya çıkışını sınırlar ve kendililiğinden arasındaki gerilimle tanımlar, sınırlarla mücadelenin yaratıcı üretimlerin kaynağını oluşturduğunu söyler. Stephane Hessel’ın dediği gibi,“yaratmak direnmektir”.

Bir çok kuramsal tanımda yaratıcı kişilik özellikleri zeka, enformasyon almaya açıklık, esneklik, espri anlayışı, sosyal ilişkilerde iyi olma, otoriteye mesafeli durma, güçlü bellek ve merak sahibi olmak, istekli olmak, sezgileri güçlü olmak, seçicilik, duygularını açığa vurabilme, bir çok konu ile aynı anda ilgilenebilme yeteneği, enerji sahibi olma, mükemmeliyetçilik, informal olma, orijinallik kaygısı, geleneksel olmayan, kendine güven, becerikli, yetenekli, düşünceli, araştırmacı gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılsa da çok da fazla doğruluk payı taşımamaktadırlar. Bu yanılsama temelde“Yaratıcılık” ile “Yenilikçilik” kavramlarının birbirlerinin içine geçmesinden ve karıştırılmasından kaynaklanmaktadır.

Amabile’e göre Yaratıcılık her alanda yeni ve yararlı bilgilerin üretilmesi şeklinde tanımlanırken, yenilik bu yaratıcı fikirlerin uygulama aşamasıyla ilgilidir. Kısaca Yaratıcılık yeniliğin başlangıç noktası, nüvesidir. Bu açıdan baktığımızda yukarıda yer alan tanımlamalarla yaratıcı bireyin kişilik özelliklerini çerçevelemek ve tanımlamak, yaratıcı olanlar ve olmayanlar ayrımını keskinleştiren, ayrıştıran bir yanlış bir yönlendirmeye hizmet etmektedir.

Şapka mı? Fil yutmuş Boğa Yılanı mı?

Yaratıcılığın temelini ne bilgi, ne zekâ ne de eğitim oluşturur. Yaratıcılığın temelinde Einstein’ın da dediği gibi (“Hayal gücü her şeydir”, “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir”, “Zekânın gerçek göstergesi hayal gücüdür, bilgi değil”) “Hayal Kurmak” yatar.

Prometheus’un cesareti ve karşı duruşu, Küçük Prens’in hayal gücü, farklı disiplinlere ve alanlara duyulan ilgi ve kurcalama yaratıcılık için yeter de artar bile.

Gerisi teferruat.

Not: Bu yazı ilk kez BTNet.com portalında yayınlanmıştır.

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın