Her Canlı Facebook’ta Ölümsüzlüğü Tadacaktır…

“İnsan o kadar çok hikâye anlatırsa kendisi hikâye olur ve hikâye ondan sonra da yaşar.
Böylece insan ölümsüz olur”

İlk yazılı destan olan Gılgamış’tan bu yana, ölümsüzlük arayışı konusunda birçok şey yazıldı. İnsanın çocukluktan itibaren bildiği, farkına vardığı ve bunun için çeşitli savunma mekanizmaları geliştirdiği en büyük korkusu “ölüm”.

Yalom’a göre, ölümle baş etmenin iki temel yolu var: Birincisi kendini özel ve ayrıcalıklı hissetmek, dokunulmaz olduğunu düşünmek, diğeri tanrıya duyduğumuz inanç. Özel olduğunu hissetmenin ve bu yüzden ölmeyeceğini düşünmenin yansıması olarak Tolstoy’un roman kahramanı İlyiç; “ Ivan İlyiç’in ölümü tamamen farklı bir konu. Ben ölemem. Bu korkunç olurdu” diyerek ölüme meydan okuyor.

Heidegger’e göre ‘Yaşamın saçmalığından’ kurtulmanın, dolayısıyla ölümden kurtulmanın en önemli araçlarından biri kültürdür. Sosyolog Zygmunt Bauman ise kültürün yalnızca insana özgü bir nitelik olduğunun üstünü çizerek, kültürün salt “ölüm”ün bir sonucu olmadığını vurgulayarak bunu “aşkınlık” ile ilişkilendiriyor. “İşlerlik kazandırılacak kültür, yaratıcı imgeleminden önce, saptanmış ve bulunmuş olanın ötesine geçmekle ilgilidir. Kültür yaşamın kendi başına şiddetli ölçüde özlediği kalıcılığın ve kalımlılığın peşindedir” böylece…

Bauman’a göre ölüm ve ölümlülüğün farkında olmak kültürel yaratıcılığın çıkış noktasını oluşturmakta ve kültürü yüksek/yüce amaçlara hizmet eden bir “kalıcılığa” dönüştürmektedir. Kalıcılık ise kültürün tek hedefi olmasa da oldukça önemli bir temel taşını oluşturmaktadır.

İnsanlığın ilk çağlarından itibaren yalnızlıktan kaçış, yani birlikte olma, birlikte yaşama duygusu, beraber avlanma, beraber barınma, işbirliği yapma, medeniyetlerin oluşumunun ana çıkış noktasıdır. “Birliktelik” insanoğlunun doğaya karşı, dolayısıyla ölüme karşı bir savunma mekanizmasıdır.

Günlük yaşamda içgüdüsel gereksinimlerimiz dışında kalan ve zamanımızın büyük bir bölümünü kapsayan her alandaki “eylemlilik” halimizi, hayatımızda sahip olduğumuzu düşündüğümüz en değerli/önemli olgu olarak ortaya koyarız. Bu eylemlilik halini sürdürme çabası, eylemlilik sonucu ortaya çıkan üretimlerin bizimle birlikte ölmeyeceğini bilmek, kalıcı olabileceği ihtimali/isteği bizleri bir yandan ortak kültürü oluşturan mekanizmanın bir parçası durumunda bırakır, bir yandan da “kültür”ün bizlere dayattığı bir yükümlülük haline gelir. Bu çaba aynı zamanda “ölümsüzlük” arayışının bir sonucudur.

Yine Bauman’a göre kültürün aşırıya kaçması, gün be gün bireysel yetersizliklerimizi yüzümüze çarpar. Ölüm anının geleceğini bilmek, işimizi bitirmeden, yükümlülüklerimizi tamamlayamadan bir şeyleri yarıda bırakacağımız duygusunun yerleşmesine neden olur. Ölümün bizden çok uzakta olduğunu düşündüğümüz anlarda, yani ölümünsoyut bir kavram olduğu zamanlarda bile yaşadığımız ölüm korkusunun temelinde bu yatmaktadır.

İster kültürel, ister ekonomik sebeplerden ötürü olsun, günlük hayattaki bitmez tükenmez eylemlilik halinin sonucu olarak ortaya çıkan üretim biçimlerinin kesin bir “bitiş çizgisi”yoktur. Para kazanma çabası, kazancımızın hiçbir zaman yetmemesi, kültür-sanat alanındaki üretim ve tüketimler, kitap okumak, koleksiyon yaparkenki biriktirme süreci, bilgi edinme isteği gibi…

Her biri biyolojik yaşam süremizin içerisinde bitmeyecek/bitemeyecekeylemlilikler olarak karşımıza çıkar.

Ama aynı zamanda, “yaşamın saçmalığından” kurtulmak ve “ölümü” hatırlamamak adına gerçekleştirdiğimiz tüm bu eylemlilik hali, bizleri yaşama bağlayan, yaşamı katlanır ve anlamlı kılan, eğlenceli, yaşamdan zevk almamızı sağlayan bir süreci de beraberinde getirmektedir.

Kültürü oluşturan bu “eylemlilik” hali, yeterli olmadığı, tatmin duygusunu beslemediği zaman ise, eylemsizlik sonucu “Ümitsizlikten doğan intihar” haline dönüşür.

Kültür, bir yandan da hayatta kalma çabasıyla ilgilidir. Yaşam süresini uzatma ve bu süreci “kaliteli”, “eğlenceli”, “hoş” hale getirme çabasının bir sonucudur. Ölümü hatırlamama, uzaklaştırma gayretidir.

Tüm bunlara rağmen, bir yandan da ölümden kaçışın olmadığı bilindiği için ölümden sonra hayatta kalmak, ölümü yenmek, ölümün korkutuculuğunu ve dehşetini azaltmak için de bir yöntemidir. “Sonsuza dek hatırlanmak”, “eserleriyle yaşamak”, “tarihe iz bırakmak” biyolojik varlığı sona erse bile, “eylemlilik” sonucu üretimleriyle yaşamaya diretmek…

Ölümlülük hali, dünyayı değiştirebileceğini, kendine uydurabileceğini düşünen insanın yegâne yenilgisidir.

Bauman’a göre, geçmişi korumak, geleceği yaratmak, tarih, insanlık, medeniyet ve kültür ölüm korkusunun bir sonucudur. Ölümlülük zaten doğal sürecin bir parçasıdır ve hiçbir şey yapmasak dahi bizimle birlikte bizden bağımsız olarakvarlığını sürdürür. Ölümsüzlük ise bizim yaratımımız sonucu oluşabilecek, çaba gösterilmesi gereken ve ölüm korkusundan yola çıkan, isteğe bağlı zorlama bir eylem biçimidir.

James Joyce, en tanınmış eseri olan “Ulysses” için, “İçine o kadar çok bilmece, bulmaca ve zeka oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu budur” diyerek, “ölümsüzlük” arayışını ve bu arayışın eylemliliğinin üretimi olan kitabını böyle tanımlamıştı.

Şimdiye kadar yazdıklarımın özeti şu: İnsanın ürettiği her şey kültürü oluşturuyorsa, ölümsüzlüğe giden yolyalnızca kültürden geçmektedir.

Bununla birlikte ölümsüzlük tarih yazımıyla da doğrudan ilgilidir. Tarih içinde bir yer edinebilmek için “eylemlilik” önem taşımaktadır. Kahramanlık yapmak, liderlik yapmak, sanat üretmek, icat etmek, rekor kırmak, keşif yapmak, film yıldızı olmak, bilim adamı olmak, savaşlar, siyasi cinayetler, çılgınlıklar, pop kültürü…

Tarihin bir görevi de ölümsüzleri anlatmak ve onların kendi çabalarıyla yarattıkları “ölümsüzlük” halini yeniden üretmek, dolayısıyla ölümsüzlüklerini yaşatmaktır.

Modernite, ölümü tecrit etmiş, mezarlıkları ve cenaze törenlerini günlük yaşamın uzağına taşımış, adeta kişisel bir suça dönüştürmüştü. Nedensiz ölüm yoktur. Ölen ya sigara içtiği için, ya spor yapmadığı için, ya hastalıklara karşı gerekli önlemleri almadığı için, ya da karşıdan karşıya geçerken sağına soluna bakmadığı için vb. ölmüştür. Suçludur!

Yaşamı sürekli bir tiyatro sahnesine dönüştüren postmodernite ise, ölümü haber bültenlerinde bir sonraki habere kadar akılda kalacak bir olaya dönüştürür. Ölümsüzlük, televizyon ekranlarında birkaç saniye görünerek şöhret olmakta yatar. Ölüm yaşamın nihai olarak sona erişi değil, şöhretin zirvesinden düşüp ortadan kaybolmak demektir. Ortadan kaybolma, ölümlülük karşısında postmodernitenin yaşam stratejisidir.

Şimdi bu kadar lafı niye ettik, Facebook’la ne ilgisi var diyenler için geliyor;

“If I Die”, Facebook için üretilmiş ve oldukça popüler olacağa benzeyen bir uygulama (şimdiden 100 bin kişinin üzerinde bir kullanıcısı olduğu söylenmekte). “What will you leave behind? / Arkanızda ne bırakacaksınız?” sloganıyla yola çıkan uygulamayla ölümünüzden sonra Facebook’ta yayınlanmak üzere bir metin ve/veya bir video hazırlıyorsunuz ve onay vermeleri için Facebook’tan üç tane güvenilir arkadaşınızı seçiyorsunuz. Bu üç arkadaşınız öldüğünüzü onayladıktan sonra mesajınız Facebook tarafından arkadaş listenizde paylaşılıyor.

Uygulamayı, sosyal medyada kendini var etmek, görünür, takip edilir, izlenir olmak için, üretmeden, alıntı ve/veya kopyalarla “eylemlilik” halinde olan bir grup insanın, yazdıkları/ürettikleriyle“kalıcı” olamayacaklarını bildikleri ve düşündüklerinden, “ölümsüzlük” için son çare olarak tanımlamak mümkün.

İletişim, yazma, okuma biçimlerini değiştiren internet kültürünün, “sığ” takipçilerinin, “sığ” sularda boğulmadan önceki son çırpınışları…

Sanırım durumun farkına varan birileri, sosyal medyada “ünlü” ve “kalıcı” olmanın saçma sapan “post”larla, alıntı sözlerle, başkalarının çektiği fotoğrafları/videoları paylaşarak, başkalarının üretimlerini, üzerine en ufak bir şey koyma zahmetine bile katlanmadan yeniden, yineleyerek çoğaltmakla kalıcı olamayacağının farkına varmış ve giderayak son kez var olabilme çabasından, son bir haykırıştan kazanç elde edebilmek adına “If I Die” aplikasyonunu yaratmış.

Okumadığı, araştırmadığı, kültürel anlamda kendini geliştirmek adına “yeterli beslenmediği” için üretim anlamında bir tür “kabızlık” yaşayan toplumun sosyal medya vatandaşları, ölümlerinden sonra yayınlayacakları son mesajlarında ne söyleyebilirler ki?

Ölüm mesajlarının yayınlanmasından üç gün sonra “lan oğlum, valla ölmedim, şaka lan şaka” tarzındaki espri anlayışlarını saymazsak.

Google’da “ölüm hakkında önemli sözler” diye aratıp, kendine en uygunbulduklarını mı?

Yoksa…

Zaten öldüm anasını satayım diyerek, sansasyon yaratacak, “yirmi yıldır evliyiz, yirmi yıldır baldızımla yatıyordum”, ya da “eşcinseldim”, yada “on yıldır ortağız, yüzüne söyleyemedim ama senin gelmişini, geçmişini ….”, ya da “ ben öldüm ama Fenerbahçe sonsuza kadar yaşayacak”, “Aylin seni çok seviyordum, ama söyleyemedim”, “ Türk Bayrağı dünyanın en güzel bayrağıdır diyen 1 milyon kişi bulamadan gidiyorum”, “Facebook Texas HoldEm Poker deki fişlerimi Mustafa’ya bırakıyorum” mu?

Peki…

“If I Die” yaratıcı zihinler için yeni bir iş koluna gebe olabilir mi?

Acaba…

Yakın zamanda “İtinayla “If I Die” için konsept üretilir, metin yazılır, video prodüksiyon yapılır, 10 YIL HATIRLANMAK GARANTİ” ilanlarıyla mı karşılaşacağız?

Son mesajında ne söylersen söyle, ne itiraf edersen et, gerçek anlamda “üretmeden”, eş dost çevren dışında hatırlanmayacağın acı ama gerçek… Üstelik yakınlarınız tarafından “If I Die” uygulaması sayesinde hatırlanacak ve anılacaksanız kaygılanmanız gereken daha önemli şeyler var demektir.

Tabii, “If I Die” yaratıcılarının bu gerçeği görüp, sizin adınıza öldükten sonra her saat başı duvarınızda gelişigüzel olarak “sevimli köpek resmi”, “karikatür”, “yakın çekim çiçek resmi”, “ünlülerden sözler” yayınlayacakları bir uygulama geliştirmeleri halinde durum “değişebilir”.

Gılgamış’la başladık, Gılgamış’la bitirelim.

“Neden etrafta koşuşturup duruyorsun?
Senin aradığın türde bir ölümsüzlük
Bu dünyada yok
Yaşa, eğlenmene bak
Kendine ait olmayanı elde etmeye çalışma
Kendini tanı”

Not: Bu yazı ilk kez BTNet.com haber portalında yayınlanmıştır.

 

 

 

Bir Cevap Yazın