Etkinlik Tasarımı ve Yönetimi mi? Komisyonculuk mu?

Sektör ve sorunları konu başlığı altında bir paragraf olarak geçmiş olduğum bir konuyu geçenlerde otomotiv sektöründe üst düzey yönetici olarak çalışan bir arkadaşımla yemekte tartıştığımız bir sohbetin ertesinde açmak farz oldu.

Otomotiv sektöründe çalışan ve “event”e oldukça iyi bir bütçe ayıran firmanın yöneticisi olan arkadaşım, firmasının özellikle üniversitelere yönelik faaliyetlerinde uzun zamandır bir çok farklı firmadan teklif istediğini ve günün sonunda gelen projelerin üç aşağıya beş yukarıya aynı olduğunu, son noktada durumun “Duman” veya “Mor ve Ötesi” konseri yapalımdan öteye geçmediğini belirtti.

Aslında diğer bir çok sektörde de durum malesef bundan farklı olmuyor/olamıyor. Konunun temeli “proje geliştirememe” veya “fikir bulamama” oluşturmuyor. Konunun temeli tamamen ekonomik. Reklamveren Türkiye’de bu sektör, sektör olmaya başladığından beri hiç bir zaman “fikire”, “projeye” para ödemedi. Ödediği ücret bu projenin hayata geçmesi için gereken prodüksiyon maliyetlerinin üzerinden “komisyon” ödemek şeklinde. Durum böyle olunca fikri olan, yaratıcı ancak prodüksiyon maliyetleri üzerinden alıncak olan komisyonun dişe dokunur olmadığı projeler müşteriye sunulmuyor, bu koşullarda sunulmasının da bir anlamı yok. Etkinlik Yönetimi, Doğrudan Pazarlama şirketleri yaşamak için üzerinden alacakları komisyonun tatmin edici olabileceği projeler geliştirme yoluna gidiyorlar/gitmek zorundalar. Sonuç Üniversite öğrencilerine yönelik proje dendiğinde farklı firmalardan sözleşmiş gibi gelen konser teklifleri.

Oysa biliyorum ki sektörde çalışan bir çok tanıdığım profesyonel oldukça yaratıcılar, hatta çeşitli üniversitelerde katıldığım seminer, workshoplarda öğrencilerle yaptığımız çalışmalarda çok iyi projeler çıkabiliyor. Yani sektörün bir yaratıclık problemi yok, problem müşterinin etkinlik yönetimi şirketlerini “komisyoncu”, “uygulayıcı” olarak görmesinde yatıyor.

Sektörün ilk yıllarında bu “komisyonculuk” mantığı bir nebze doğruydu. Çünkü internet bu kadar yaygın değildi, sektör bu kadar gelişmemişti ve “know how” ın temelini, doğru üçüncü partileri, tedarikçileri tanımak oluşturmaktaydı. Fikir, yaratcılık, risk yönetimi, ölçümleme daha sonra geliyordu. Oysa günümüzde internetle biraz ilişkili birisinin iyi tedarikçi bulmakta zorlanmayacağını düşünüyorum. Öncelikler değişti, artık “iyi fikir”, “deneyim”, “ölçümleme” daha ön planda. Ancak bu gelişime ve değişime malesef  reklamverenlerin “ücretlendirme politikaları” ayak uyduramadı.

Problemin çözümü tabiki var, birincisi etkinlik yönetimi ve doğrudan pazarlamaya bütçe ayıran firmaların bu hizmeti veren/verebilen firmalarla uzun soluklu ilişkiler kurması. Yıllık planlamalar ve bütçelerin profesyonellere teslim edilmesi, tıpkı reklam ajanslarına ve PR şirketlerine teslim edildiği gibi. Bu durum beraberinde tek bir iş üzerinden para kazanmak yerine global bir bütçenin yönetimini getireceğinden ve projeye bağlı kalmadan bir kazanım sağlayacağından yüksek bütçeli olmayan ama iyi fikirlerin hayata geçmesini sağlayacaktır.

İkinci yol ise, reklamverenlerin projenin toplam bütçesinden bağımsız olarak  fikre, tasarıma, projeye ödeme yapması.

İşte o zaman reklamverenin ihtiyaç duyduğu “müthiş fikirler” ortaya çıkacaktır.

Sektör derneklerinin bu konuya bugüne kadar el atmamış olması, komisyon bazlı çalışmanın bu işin doğasına aykırı olması ( herhangi bir projenin bütçesini, uzmanlığınızı konuşturarak düşürdükçe, yani müşteri lehine bir avantaj sağladıkça, komisyon olarak genel toplamın aleyhte değişmesinden bahsediyorum, yani müşteri lehine çalıştıkça kazanç olarak cezalandırılmaktan ) ise ayrı bir yazı konusu.

 

Leave a Reply