İyi bir Baba mıyım?

Ben asla bir “yazar” değilim..

Ama “baba”yım…

İyi bir “baba”mıyım?

Bilmiyorum. Sanırım zaman içerisinde öğreneceğim..

Aslında şekil olarak kurtarıyorum. Yani, 42 yaşında, 1.90 boyunda, 115 kilo, kelli felli (bu arada gerçekten kelim ) bir “baba” görünümüm var. Gerçi kılık-kıyafet konusunda o “ağırlığı” yakalayamıyorum ama olsun. Sanırım idare eder.

Baba olmadan önce insan hayal kuruyor. Yani ben kurmuştum. Çocuğum olunca onla arkadaş olacağız, dünyanın “en iyi babası” olacağım. Gazetelerde manşetlerde, elimde kocaman bir ödül, sırıtarak poz veriyorum. “Ulvi Yaman bu sene yine yılın en iyi babası ödülüne layık görüldü” Arkada, çocuğumun resmi, yada yanımda, kucağımda. Amerikan filmlerinden fırlamış gibi, gürbüz bir çocuk, yüzü gülüyor. ( Tabiî ki beyaz anglo-sakson bir görünüm ) Başarılı bir iş adamı, entelektüel zevkleri olan, imrenilecek bir yaşam görüntüsü.

Ama öyle olmuyor…

Bir kere çocuğunuz olduğu zaman insan o güne dek okuduğu, bildiği, yaşadığı, gördüğü tüm deneyimleri unutuyor. Hemen arkasından, o güne dek yaşamadığınız, belki yaşayıp zamanla törpülediğiniz tüm “Vandal” duygularınız, bilinçaltınızdan bir yerden yeniden ve daha kuvvetle ortaya çıkıyor. Örneğin; bahçede çocuğunuzla oynayan diğer çocuklar onu itip kaktığında, diğer çocukları yakalamış kafalarını duvara vururken hayal ediyorsunuz kendinizi.

Şimdi bu kişiye göre değişiyor, arkadaşım olan ve duygularını paylaşmakta yeis görmeyen başka babalarla da konuştum oradan biliyorum.

Bu durumda kimi insan ( ben de bu gruba dahil oluyorum ) düşündüğü şeyden büyük utanç duyuyor. Ama tek fark bu, utanç duysanız da düşünmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. O güne dek, akıllı, uslu, duyarlı olan “siz” bir seri katille aynı hislerle paylaşırken buluyorsunuz kendinizi. Ya da veli toplantısında, çocuğunuzun öğretmeni, o’nun hakkında eleştirilerde ( olumlu eleştirilerden bahsediyorum, hani şöyle başlayan cümlelerden “ Aslında, çocuğunuz şu şu konularda çok başarılı diye başlayıp sonra siz daha gardınızı almadan ama şu konuları da düzeltmemiz gerekli diye devam eden ) bulunurken, kendinizi elinizde pompalı tüfekle okula girerken hayal ediyorsunuz.

O yüzden, baba olmadan önce bildiklerinizi, duyduklarınızı, okuduklarınızı kendi babanızla ilişkilerinizi gözden geçirmeye gerek yok. Hiç birinin size bir faydası olmayacak…Çünkü çocuğunuz olduğu andan itibaren, artık “objektif” bir insan değilsiniz… Değer yargılarınız tamamen çökmüş durumda…

Başkalarının çocukları yaptığı zaman deli olduğunuz şeyleri kendi çocuğunuz yaptığı zaman inanın çok sevimli olacak….

Bu işin bir boyutu…

Diğer boyutu ise kendi çocuğunuzu sürekli diğer insanların çocuklarıyla karşılaştırırken bulma sendromu. Komşunuzun çocuğu aynı yaşta kansere çare bulmuş durumda. Diğerinin ki 100 metrede olimpiyat rekorunu kırmış, arkadaşınızın kızı şimdiden Mozart’ı tahtından etmiş bile.. Ya sizinki ? Evde oturuyor ve saçma sapan oyuncaklarla oynamaya devam ediyor, televizyonda “Selena”, “Çocuklar Duymasın” gibi özürlü çocuklar için çekilmiş dizeler seyrediyor. Ve en kötüsü hala ayakkabısını bile bağlayamıyor. ( Tanrı cırt cırtlı ayakkabıları bulandan razı olsun ) Arada bir bilmiş iki üç laf ediyor ama bu zaten başlı başına “sinir bozucu” ve o durumda duymak isteyebileceğiniz şeylerle kesinlikle örtüşmüyor.

İşin daha da vahim boyutu, kendinizin o yaşta neyi becerip neyi beceremediğini, neler yaptığınızı hatırlayamıyor oluşunuz.

Bir zaman sonra, objektif bakabildiğinizde,  eğer becerebilirseniz, onun da kendine göre belli konularda çok yetenekli olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki o kendi tercihlerini yapmış ve o yönde zaten emin adımlarla ilerliyor.

Ama bu sizi rahatlatmasın, çünkü çocuğunuzun seçtiği, yöneldiği ve başarılı olduğu konular “asla sizin istediğiniz” türden olmuyor. Yani siz, eğer oğlunuz varsa şöyle “tuttuğunu kopartan, vurduğu yerden ses getiren” biri olsun, aman spora yazdıralım, zeki, çevik ve ahlaklı olsun isterken onu evinizde sizin açmakta bile zorlandığınız bilgisayarınızı formatlarken buluyorsunuz. Ya da tam tersi, ilerde Türkiye’ye Orhan Pamuk’tan sonra ikinci Nobel ödülünü getirecek (hatta belki onun kadar tartışılmadan kabul görecek) iyi bir yazar olmasını arzuladığınız çocuğunuzu, siz hayatınızda bir futbol maçını bile başından sonuna seyretmemiş, seyretmek ne kelime milli maçlarda bile şöyle bol ödüllü, Kafka’yı mezarında döndürebilecek ağdalıkta bir film seyretmeyi tercih ediyor olsanız bile, o mahallenin “en iyi top koşturan” çocuğu oluvermiş.

Artık acı da olsa kabullenme vakti. O, kendi şahsına münhasır, sizden bağımsız, beğenileri, zevkleri, idealleri olan ve “kendi tercihlerine sahip” bir birey. (Eğer dominant’sanız, fizik olarak kendinize benzetmiş olabilirsiniz. Bununla yetinmeyi öğrenin.) Ve emin olun, kendi tercihleri doğrultusunda onu yüreklendirdiğiniz, desteklediğiniz sürece, kendi seçtiği alanda başarılı olacak. Aynı sizin gibi… Ve unutmayın o sizin klonunuz değil, çocuğunuz. Büyüyünce “siz” olmak zorunda değil…

Alınacak Dersler:

1.- Asla çocuklarınızın arkadaşlarını çocuğunuzu korumak adına dövmeye kalkmayın. Çok istiyorsanız, sudan sebeplerle babalarına sataşarak kavga çıkarabilirsiniz.

2.- Veli toplantısına giderken bırakın pompalı tüfeği, yanınıza tırnak çakısı bile almayın. Aman ha “Öğretmen doldurur…”

3.- Çocuğunuzu karşılaştırmayın. O bir tane. Ondan başka yok. Ve o kendi istediği zaman kendi istediği “şey” olacak…

4.- Çocukla, çocuk olunmaz. Bilmiş laflar ettiğinde onla laf yarıştırmaya kalkmayın. Daha akıllı ve esprili olabilirsiniz ama dışardan bakınca “moron” gibi gözüküyor olacaksınız.

5.- Arada bir “milli maç” seyredin. Hatta çocuğunuzla seyredin. Kıro gibi gözükmezsiniz emin olun.

Leave a Reply