Değişen Sol / 2

Altı Ok’un Vadesi doldu mu?

Önde gelen bazı Türk aydınlarına göre, CHP’nin tek parti döneminde ortaya koyduğu ‘altı ok’ politikası, Türkiye’de sosyal demokrat hareketlerin en büyük açmazlarından ve geleceğe dönük politikalarının önünü tıkayan engellerden biri

Merkez solun 1930’lu yıllardan kalma ‘altı ok’ politikasına bağlı kalarak ‘devlet eksenli, nasyonalist’ siyasetini eleştiren aydınlar, 2000’li yılların Türkiyesi’nde sosyal demokrasinin bu ilkelerle serpilemeyeceği görüşünde
TAHA Parla’dan aktarılan “Altı Ok” yorumu, konumuz açısından ilginç bir bakış açısı taşıyor:

“Kemalist Cumhuriyetçilik, anti – monarşizm ve anti – teokratizmdir. Bu kadarı elbette ileridir, ilericidir, ama Kemalist cumhuriyetçilik bundan ibaret değildir. (…) Anti – demokratik bir cumhuriyetçiliktir. (…) Şef kültürüyle bir yandan geleneksel öğelere yaslanan, bir yandan modern irrasyonalist öğelerden yararlanan bir `karizmatik otorite’ teorisi yaratılmıştır. İşte bu ileri, ilerici değildir.

Kemalist Halkçılık anti liberallik ve anti – sosyalistliktir. Organik, tek parça bir halk – millet görür ve yaratmak ister.

Kemalist Milliyetçilik bir yüzüyle defansif, dış politikada saldırgan olmayan bir milliyetçiliktir, ama ikinci yüzüyle etnik, hatta ırki, şoven, iç siyasette kültürel ve genel olarak siyasal çoğulculuğu bastıran bir milliyetçiliktir.

İktisadi devletçilik olarak en erken aşınan ok, “devletçilik” okudur. ‘Siyasi-idari devletçilik olarak uzantıları (…) tortuları sürmektedir.

Dar anlamda laiklik, din ile devlet ve dünya işlerinin ayrılmasıdır. Bu bakımdan Kemalistler dini siyasetten çıkarmışlar, ama devletin denetimine almışlardır. Bu tam bir laiklik değildir, ikircikliktir. Laiklik, daha geniş anlamda dünya görüşünün dinsel inançlardan tamamen arınması, bilimde, felsefede ve ahlakta dine yer kalmaması anlamında sekülerizmdir. Kemalizm bu bakımdan da ikirciklidir. Son derece önemli bir uygulama olarak klasik din öğretimini milli eğitim sistemine dahil okulların dışına çıkarmış, ama cemaate ayrıca ‘doğru din’ öğretmek üzere devlet memuru din adamlarını bizzat yetiştirmeye devam etmiştir.”

Yine İsmail Cem’e dönelim:

“Türkiye’nin sosyal demokratları olarak (…) kendimizi geçmişimizle tarif etmeyi sürdürecek miyiz? Solculuğumuzu, emeğin kitle partisi kimliğimizi, sosyal demokrasinin evrensel söylemini gözardı ederek tek parti döneminin anlayışlarında direnecek miyiz, ilkeleriyle yetinecek miyiz? (…) 2000’li yılların Türkiyesi’ni 1930’ların ideolojik çerçevesine sığdırmaya mı çalışmaktayız? Hiçbir sol, sosyal demokrat ve eş anlamıyla demokratik sosyalist partinin ilkeleri arasında yer almayan devletçilik (etatism) ile; sol partilerin değil, sağcı partilerin geleneksel ve evrensel tanımı, ilkesi olan milliyetçilik (nationalism) ile sosyal demokrasinin yetinebileceğini, serpileceğini mi sanmaktayız? (…) Türkiye’nin toplum ve solun hızla aştığı bürokratik ideolojide, aşırı merkeziyetçilikte, buyrukçu ve yasakçı anlayışlarda mı kalacağız?”

Aydın Güven Gürkan da benzeri bir yaklaşımı benimsiyor:

“Böyle bir tartışmada altı ilkenin programdan çıkartılmasından yana tavır koyarım. (…) Bence bunları programdan çıkarmak bunların geçmişteki önem ve anlamını ret ve inkar anlamına gelmez.”

Toktamış Ateş ise bu konuda “kafası karışık” sosyal demokratlara şu öğütleri veriyor: “… Örneğin SHP açıkça Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu CHP’nin devamı olduğunu iddia eden bir partidir. Ve bu parti doğal olarak Atatürkçülüğe ve Atatürkçülüğün temel ilkelerine sahip çıkmak zorundadır. Bir insan eğer SHP’ye katılırsa, bu ilkelere de katılmak zorundadır.”

CHP ve DSP, Ateş’in vurguladığı “zorunluluklar” doğrultusunda siyasal tutum almayı sürdürüyor. Ancak artık bu zorunlulukların yerini, sosyal demokrasinin devletten ve devletin inşa döneminin ideolojik etkilerinden arındığı yeni bir sürece bırakmasının gereği giderek daha fazla hissediliyor.

Devlet eksenli siyaset

Merkez solun devlet eksenli siyaset yapma alışkanlığını eleştiren Mehmet Altan’ın yorumu ise oldukça sert:
“Son dönemde tek parti döneminin ruhu iyice canlanmış olarak çıktı ortaya. Benim bildiğim sosyal demokrat parti, her şeyden önce demokrasiden yanadır. Halbuki onlar Genelkurmay – Refah çekişmesinde üçüncü yolu, demokrasinin yolunu izlemedi. Genelkurmay safında Refah’a karşı tavır aldılar ve bu yolda her türlü anti – demokratik eylemi desteklediler. Kendi ilkeleri zaten yoktu, demokrat nitelikleri yoktu, sadece görünüşte öyleydiler ama, son dönemde görünüşte bile bunu boşadılar, hiç aldırış etmediler. ‘Refah siyaseten tepelensin de, nasıl tepelenirse tepelensin’ diye düşündüler ve gizli darbenin en büyük destekçisi oldular.”

Her iki partinin de “sosyal demokrat” anlayışla “devlet partisi” anlayışı arasında dalgalanan bir tutum sergiledikleri çeşitli örneklerle görülebiliyor.

MGK karşısındaki tutum, söz konusu “dalgalanmanın” çarpıcı bir örneğini oluşturuyor. DSP Lideri Ecevit, bu konudaki yaklaşımını 1992 Temmuz’unda şöyle açıklıyordu:

“MGK’nın konumunu ve yetkilerini demokrasi açısından makul ölçüler için tutmak gerekir. Oysa 1982 Anayasası’yla bu ölçü kaçırılmıştır. MGK, adeta hükümetin üstünde ve hükümete direktifler verebilen bir kurul konumuna getirilmek istenmiştir. Demokrasiyle ve hükümetin saygınlığıyla bağdaşmayan bu tür ifadeler mutlaka Anayasadan çıkarılmalıdır. Aynı zamanda MGK’ya yasayla tanınan yetkilerin de sınırlanması gerekir.”

Merkez Sol partiler sivil demokrasi ve sivil toplumun gereği çoğulculuğu “devletin temel ilkeleri” koşuluna bağlıyor. Batılı demokrasilerde sınırlanması hiç bir koşulda hoş görülemeyecek düşünce, örgütlenme ve inanç özgürlüğünün “sistemin kendisini savunması adına” sınırlanmasına kayıtsız kalıyorlar. Güneydoğu oylarıyla seçim başarısını garantilemeyi isteyen ve bir “Güneydoğu Raporu” hazırlayarak Kürt sorununu tartışmaya açan SHP, yaklaşımını çok iyi bildiği DEP ile seçim işbirliği yapmakta sakınca görmüyor. Aynı SHP, TBMM’ye taşıdığı DEP milletvekillerinin tutuklanması karşısında sessiz kalmayı yeğledi.

“Aşırı sol sızmalara” karşı olağanüstü titiz davrandığını her fırsatta yineleyen DSP, “demokratik sol” bir programla parlamentoya taşıdığı milletvekilinin MHP’ye geçerken “gençliğimden beri ülkücüyüm” demesini tuhaf karşılamıyor.

DSP ve CHP, 8 yıllık kesintisiz eğitim için gerekli kaynağın zam yoluyla sağlanarak, dar gelirli kesimlerin yükünün daha da ağırlaştırılması karşısında sessiz kaldılar. Aynı sessizlik, Anasol-D Hükümetinin işbaşına geldiği günden beri kesintisiz süren zamlar için de geçerliliğini koruyor…

Nasıl bir gelecek projesi?

CHP ve DSP’nin Türkiye’nin geleceğine ilişkin projelerinde ortak bir belirsizliğin izleri görülüyor. Girişimciliğin özendirilmesi, ekonomik ve siyasal istikrar, serbest rekabet gibi yakın döneme kadar sözü edilmeyen ya da geçiştirilerek ifade edilen kavramlar, artık Merkez Sol’un gündeminde ve söyleminde “henüz oldukça utangaç bir üslupla” yer buluyor.

Her iki parti de dünyada ve Türkiye’de solun, sosyal demokrasinin misyonunun tamamlandığı görüşüne katılmıyorlar. Tam tersine, gerek CHP, gerek DSP geleceği solda, sosyal demokraside görüyorlar.

Ancak her iki partinin de yeni uluslararası ekonomik ve siyasal yapılanmada Türkiye’nin konumuna ilişkin net bir programatik yaklaşım yok. “Sosyal demokrat çözümler” olarak ifade edilen “talepler dizisi”, henüz gerçek anlamda çözüm politikalarını içermiyor…

Uluslararası alanda İngiltere’den Fransa’ya, Arnavutluk’tan Meksika’ya uzanan bir coğrafyada “sol rüzgarların” yeniden esmeye başladığı bir dönemde Türk Merkez Solu, ekonomik ve sosyal politikalarını netleştirmeyi ve toplumun önüne kapsamlı bir değişim projesini sunma becerisini gösteremiyor.

CHP’nin gelecek projesini sorduğumuz Genel Başkan Yardımcısı Erol Çevikçe şunları söylüyor:

“Bugün için yaşanan sorunların kısa vadeli politikalarla çözümü artık mümkün değil. Siyasal sistemimizde, idari yapımızda, hukuk sistemimizde var olan problemleri çözecek büyük reformlara ihtiyaç var. Vergi tabanını yaygınlaştırıp, vergi kaçağını önleyebilecek, kayıt dışı ekonomiyi kontrol altına alacak düzenlemelere, girişimciliği ve yaratıcılığı teşvik eden bir rekabet ortamının oluşturulması için orta ve uzun vadeli istikrar programlarını tam bir kararlılıkla uygulamaya koyan cesaret sahibi bir siyasal inisiyatife ihtiyaç her zamankinden daha fazla görünüyor. Böyle bir programın başarılı olabilmesi, arkasındaki siyasal ve toplumsal kararlılığa ve desteğe bağlıdır. Böyle bir toplumsal destek için de bu programa talip siyasal partinin toplumsal uzlaşmaya ve ulusal mutabakata dayalı bir siyasal stratejiyi uygulamaya koyması gerekir. CHP, ülkemizin en kritik konularına geniş bir uzlaşma politikası içinde, demokratik – laik çizgiden taviz vermeden çözüm paketlerini oluşturacaktır.”

İstanbul İl Başkanı Mehmet Yüceer ise, DSP’nin gelecek projesine ilişkin oldukça kısa bir ifadeyi yeterli görüyor:

“Ülke sorunlarına 1987 yılında getirdiğimiz çözüm önerilerimiz, bugün de geçerlidir. Bugün hükümet ortağı olarak koalisyon protokolü çerçevesinde çözüm önerilerimizi ilk defa uygulama fırsatı bulduk. Halkımızın sorunlarına nasıl muhalefette çözüm önerileri sunmuşsak, bugün hükümette de bu çözüm önerilerini hayata geçirmenin ve uygulamanın fırsatını yakalamış bulunuyoruz.”

Sosyalist Sol Sistem Dışına Mahkum Edildi!

Geç – Osmanlı dönemiyle genç Cumhuriyet döneminde, Alman Spartakist hareketinden ve Sovyet Devrimi’nden etkilenen aydınlar, Türkiye’de sosyalist hareketin ilk nüvelerini oluşturdu

Ancak Türkiye’de solun yasal – demokratik platformda mücadele verme isteğine karşılık, siyasal sistem sürekli olarak solu yasadışılığa itme çabası içindeydi

BATILI demokratik rejimlerin aksine, Türkiye’de sistem içi demokratik muhalif oluşumlara hiçbir zaman sıcak bakılmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarında sınırlı sosyalist oluşumlar, Takrir – i Sükun’dan nasibini aldı. Ama daha Cumhuriyetin ilanından önce, Ulusal Kurtuluş mücadelesine destek vermek üzere Bakü’den yola çıkan Mustafa Suphi ve TKP’li yoldaşlarının Karadeniz’de öldürülmeleri, yeni rejimin sosyalist sola bakışı hakkında fikir veriyordu.

Ancak Türkiye’de solun yasal – demokratik platformda mücadele verme isteğine karşılık, siyasal sistem sürekli olarak solu yasadışılığa itme çabası içindeydi

BATILI demokratik rejimlerin aksine, Türkiye’de sistem içi demokratik muhalif oluşumlara hiçbir zaman sıcak bakılmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarında sınırlı sosyalist oluşumlar, Takrir – i Sükun’dan nasibini aldı. Ama daha Cumhuriyetin ilanından önce, Ulusal Kurtuluş mücadelesine destek vermek üzere Bakü’den yola çıkan Mustafa Suphi ve TKP’li yoldaşlarının Karadeniz’de öldürülmeleri, yeni rejimin sosyalist sola bakışı hakkında fikir veriyordu.

Ancak Türkiye’de solun yasal – demokratik platformda mücadele verme isteğine karşılık, siyasal sistem sürekli olarak solu yasadışılığa itme çabası içindeydi

BATILI demokratik rejimlerin aksine, Türkiye’de sistem içi demokratik muhalif oluşumlara hiçbir zaman sıcak bakılmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarında sınırlı sosyalist oluşumlar, Takrir – i Sükun’dan nasibini aldı. Ama daha Cumhuriyetin ilanından önce, Ulusal Kurtuluş mücadelesine destek vermek üzere Bakü’den yola çıkan Mustafa Suphi ve TKP’li yoldaşlarının Karadeniz’de öldürülmeleri, yeni rejimin sosyalist sola bakışı hakkında fikir veriyordu.

Ancak Türkiye’de solun yasal – demokratik platformda mücadele verme isteğine karşılık, siyasal sistem sürekli olarak solu yasadışılığa itme çabası içindeydi

BATILI demokratik rejimlerin aksine, Türkiye’de sistem içi demokratik muhalif oluşumlara hiçbir zaman sıcak bakılmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarında sınırlı sosyalist oluşumlar, Takrir – i Sükun’dan nasibini aldı. Ama daha Cumhuriyetin ilanından önce, Ulusal Kurtuluş mücadelesine destek vermek üzere Bakü’den yola çıkan Mustafa Suphi ve TKP’li yoldaşlarının Karadeniz’de öldürülmeleri, yeni rejimin sosyalist sola bakışı hakkında fikir veriyordu.

Anadolu’nun emperyalistlerce işgal edildiği yıllarda, Rusya’da patlak veren Bolşevik Devrimi, tüm ezilen Doğu halkları için bir umut oluşturmuştu. Sovyet Devrimi’nden etkilenmesine ve Anadolu’da bir sosyalist cumhuriyet kurmak istemesine karşın TKP’nin, Anadolu’nun işgaline karşı direnen Mustafa Kemal’e destek verdiği görülür. TKP, sosyalizme hiç de sıcak bakmadığı bilinen Mustafa Kemal ve TBMM hükümetini destekler. Ulusal Kurtuluş önderliğinin antiemperyalist, burjuva demokratik karakteri, TKP’nin desteği için yeterli bir gerekçe oluşturmaktadır. Bu durum, TKP’nin önderlerini Karadeniz’de yitirmesinden Takrir – i Sükun’a kadar devam eder.

Sanayileşmenin çok geri düzeyde seyrettiği geç – Osmanlı dönemiyle genç Cumhuriyet döneminde Alman Spartakist hareketinden ve Sovyet Devrimi’nden etkilenen aydınlar, Türkiye’de sosyalist hareketin ilk nüvelerini oluşturdu.

İlginç olan, ilk sosyalist gruplardan itibaren Türkiye’de solun yasal – demokratik platformda mücadele verme isteğine karşılık, siyasal sistemin sürekli olarak solu yasadışılığa itme çabasıdır.
Batı demokrasilerinde bayraktarlığını burjuvazinin yaptığı temel insan hak ve özgürlüklerinin Türkiye’de ilk kez sosyalist sol tarafından gündeme getirildiğini ve savunulduğunu görüyoruz. Türkiye; örgütlenme, sendikal haklar, sivilleşme, demokratik anayasa, sosyal adalet ve daha pek çok kavramla sosyalist sol sayesinde tanıştı.

Başta sosyalist sol olmak üzere muhalefetin her türlüsüne otoriter bir yaklaşım benimseyen siyasal sistemimiz, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu siyasal çeşitliliğin önünü tıkarken, muhalif akımların süreç içerisinde radikalleşerek tümüyle sistem dışına kaymalarına zemin hazırladı.

“Daha fazla özgürlük” talepleriyle yola çıkan sosyalist oluşumlar, devletin otoriter tutumu karşısında içe dönük, katı bir iç hiyerarşi geliştiren örgütlenmelere yöneldiler. Yasadışılık, bir “yazgı” haline geldi.

Zamanla radikalizmin kolay geliştiği ve prim yaptığı diğer Üçüncü Dünya ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de yasal mücadele, sosyalist bilinçaltında açıkça ifade edilmese de, lekeli bir alan şeklinde algılandı. Gizlilik, 1968 gibi çok geç bir tarihten itibaren yaşanmaya başlanan devrimci romantizme de denk düşüyordu.

Daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi talepleri; çelişkili biçimde illegalitenin tek tipleşen, yarı askeri söylemiyle biçimlenmeye başladı.

Başından beri sosyalistlerin tercih etmediği halde ona dayatılan illegalite, tümüyle kendi özel şartları olan bir gizliliği, çoğu kez akıldışı kural ve uygulamaları getirdi beraberinde. Solu; tüm enerji ve birikimini içinde yaşadığı toplumun temel sorunlarına stratejik çözümler üretmek yerine, önce ayakta kalma mücadelesine yöneltti. Bu mücadele bir yandan iç hesaplaşmaları, diğer yandan devlet güçleriyle çatışmayı ve üyelerinde ağır travmalara yol açan yoğun ve otoriter bir iç denetimi getirdi. İllegal sosyalist parti ve gruplarda solcu olmak, devrimci olmak, kendine özgü, muhafazakar bir ahlaki söylemin geliştirilmesine yol açtı. Üyeler kendilerini ancak “önderlik tarafından altı çizilerek güçlendirilen” bir aidiyet duygusuyla tanımlayıp, anlamlandırabildi.

Devamını Oku…

Bir Cevap Yazın