Değişen Sol / 1

Sol aşağı, İslam yukarı

Türkiye’de sol kazanımları son kırıntısına kadar yok etmeyi amaçlayan 12 Eylül yönetimi siyasal islamın güçlenmesine zemin oluşturdu. Solun boşluğunu kimin dolduracağı hesaplanmamıştı. Ta ki RP iktidarına yol açan 1995 seçimlerine kadar…

12 Eylül rejimi, Türkiye’de bir sol iktidar olasılığını “ilelebet” ortadan kaldıracak tüm önlemleri almaya çalıştı. En büyük tehdidi solda gören paşalar, Türkiye’de sol adına gerçekleştirilen kazanımları son kırıntısına kadar yok etmeyi amaçladılar.

12 Eylül rejimi, Türkiye’de bir sol iktidar olasılığını “ilelebet” ortadan kaldıracak tüm önlemleri almaya çalıştı.
En büyük tehdidi solda gören paşalar, Türkiye’de sol adına gerçekleştirilen kazanımları son kırıntısına kadar yok etmeyi amaçladılar.

12 Eylül rejimi, Türkiye’de bir sol iktidar olasılığını “ilelebet” ortadan kaldıracak tüm önlemleri almaya çalıştı.
En büyük tehdidi solda gören paşalar, Türkiye’de sol adına gerçekleştirilen kazanımları son kırıntısına kadar yok etmeyi amaçladılar.

12 Eylül rejimi, Türkiye’de bir sol iktidar olasılığını “ilelebet” ortadan kaldıracak tüm önlemleri almaya çalıştı.
En büyük tehdidi solda gören paşalar, Türkiye’de sol adına gerçekleştirilen kazanımları son kırıntısına kadar yok etmeyi amaçladılar.

Hızlı bir sanayileşme ve kentleşme yaşayan Türkiye’de solun boşluğunu kimin dolduracağı düşünülmedi. Ta ki RP iktidarına yol açan 1995 seçimlerine kadar…

Sol ile mücadelede İslamın “bütünleştiriciliğinden yararlanmayı” tercih eden 12 Eylül paşaları, siyasal İslamın güçlenmesine zemin oluşturdular.

Sola karşı yürütülen imha operasyonu, sistem içerisinde sağlıklı seçeneklerin üretilememesiyle birlikte Türk demokrasisinin geleceği adına ciddi boyutlarda bir geri tepmeye yol açtı.

Solun imhası operasyonu; Türkiye’de siyasal dengelerin bozulmasına, hoşnutsuz toplum kesimleri için siyasal İslamın bir seçenek haline gelmesine ve sistem dışı muhalefetin, daha kolay denetlenebilir olandan daha zor denetlenebilir olana doğru kaymasına, eşitlik, adalet, dayanışma gibi değerlerin hızlı erozyonuna ve en genel anlamıyla toplumsal etik sorunlarına ve nihayet mevcut seçenekleri benimseyen seçmenlerin sandıktan uzaklaşmasına yol açtı.

Seçmen sandıktan uzaklaşıyor…

Ekonomik, sosyal ve siyasal taleplerinin karşılığını mevcut siyasal partilerde göremeyen Türkiye seçmeni hızla sandıktan uzaklaştı. 1983’ten 1995’e kadar yapılan 5 milletvekili seçim sonuçları; sandık başına gitmeyi zorunlu kılan yasaya rağmen oy kullanmayan ya da geçersiz oy kullanan seçmenlerin yüzde 15’e ulaştığını ortaya koyuyor. Daha açık anlatımla, Türkiye’deki her 100 seçmenden 15’i “oy vermeye değer bir siyasal seçeneğinin bulunmadığını” sandık başına gitmeyerek ya da geçersiz oy kullanarak ifade ediyor. 1995 genel seçimlerinde en yüksek oyu alan partinin bile yüzde 20 oranında oy alabildiği düşünüldüğünde, söz konusu yüzde 15’in ne denli büyük bir oran olduğu daha iyi anlaşılabilir…

Solun ağırlıklı olarak seçim boykotu çağrısı yaptığı 1983 seçimlerinde katılmama ya da geçersiz oy kullanma tavrının yüzde 12’lerde seyretmesi ve sonraki seçimlerde boykot tutumu olmamasına karşın bu oranın yükselmesi, hoşnutsuz seçmenin birebir, soldan etkilendiği tezini doğrulamıyor.

Ancak, sandık başına gitmeme ya da geçersiz oy kullanmanın büyük kentlerde ve Güneydoğuda yoğunlaşması, ekonomik ve sosyal sorunların bu tavırda belirleyici olduğunu gösteriyor.

Bir başka deyişle, genel olarak sistemin işleyişinden hoşnut olmayan kitleler; sistemi revize edebilecek nitelikte bir siyasal seçeneğin üretilememesi karşısında siyasal katılımdan vazgeçme “tavrını” benimsiyorlar.
Toplumun yüzde 15’inin demokratik sistemin temel koşulu sayılan siyasal katılım hakkından vazgeçmesi, demokrasiye ve demokrasinin sorunlarına kayıtsızlık anlamına gelir.

“Statüko”, kalıpları ve anlayışlarıyla bezdirdiği, tehditleriyle korkuttuğu insanlar sayesinde varlığını sürdürüyor. “Gölgesinden çekinip sözünü sakınan” vatandaş türü, statükolara can katıyor, değişmezliğin ve geriliğin güvencesini sağlıyor.

Bu açıdan solun zaafı, aynı zamanda Türkiye’ nin de zaafı anlamına geliyor. Türk demokrasisi, vazgeçtiği her renginin bedelini kan kaybederek ödüyor.

Konumuz itibarıyla tam da bu noktada akla hemen şu soru geliyor: Peki ama mevcut Sol partiler bir seçenek oluşturmuyor mu? Hayır!…

Sol, en görkemli 1970’li yıllarda bile oy oranını yüzde 40’larda tutabilmiş; 1980’li yıllara gelindiğinde ise yüzde 30 sınırına güçlükle ulaşabilmişti. Ülkenin batı bölgelerinde seçmen desteği bulabilen Türk Solu, muhafazakar kırsal kesimin güçlü desteğini tarihinin hiç bir döneminde alamadı. Ancak, nüfusunu solun doğal tabanı kabul edilen sanayi işçilerinin yoğun biçimde oluşturduğu illerde de sol partilerin önemli bir varlık gösteremediği anlaşılmaktadır. Bölgelerin siyasal yelpazedeki dağılımlarını ortaya koyan tablo, bu açıdan dikkat çekici:

Solun çekim gücünü yitirdiği 80’lerden itibaren, boşluğun RP tarafından doldurulmaya başlandığı gözleniyor. Siyasal İslam ve sol arasındaki etkinlik çekişmesi büyük kent varoşlarında ve Doğu bölgelerinde ağırlığını hissettiriyor. Varoşların bu iki siyasal gücü arasındaki çekişmenin boyutlarını ilerleyen bölümlerde tartışacağız.

Ne kadar sol?

Uzun yıllar süren “otoriter reformcu” dönemde güçlü işçi sınıfı hareketinden etkilenen dönemin “tek – devlet partisi” CHP 1965’de bizzat “Milli Şef” ağzından kendini “ortanın solunda” ilan etti

Kuşkusuz bu değişim, CHP’nin kişisel tercihi değildi. Ortanın soluna kayılmasının en büyük nedeni güçlü işçi sınıfı ve Türk toplumunun giderek daha fazla ölçüde Batı’dan esen osl rüzgarların etkisinde kalmasıydı
ULUSLARARASI planda sosyalist hareket, kendisini çok önemli bir milada dayandırarak tanımlar:

Birinci ve İkinci Enternasyonal, uluslararası sosyalist hareketin ideolojik saflaşmasının ilk adımlarını oluştururken, Üçüncü Enternasyonal solun nihai saflaşması anlamına gelir. Marksizmin Leninci yorumu, 3. Enternasyonal ile birlikte “reformist” sosyal demokratlarla yollarını kesinkes ayırır. Artık dünya solu, Sosyalist ve Komünist Enternasyonal’ler olarak iki ana kol üzerinden gelişimini sürdürür. İlerleyen yıllarda ise sosyal demokratlar Marksist kuramın toplumsal değişim projesini tümüyle reddederek, bağımsız siyasal kimliklerini ilan ederler.

Bu gün bütün sosyal demokrat partiler, köklerini Marx ve Engels’in kuramına dayandırmakta, ancak bu kuramın “demokratik içerik kazandırılmış çağdaş bir yorumunu geliştirdiklerini” ifade etmekte herhangi bir sakınca görmezler.

Tek Partiden Ortanın Solu’na…

Türkiye açısından durum oldukça farklı.

Sanayi devrimini zamanında gerçekleştirebilme becerisini gösteremeyen Osmanlı monarşisi, Batı emperyalizmi karşısında güç kaybederek parçalandı. Mustafa Kemal önderliğindeki Anadolu İhtilalı, ülkede sanayi devrimini ve burjuva demokratik reformları gerçekleştirme görevini üstlendi.

Genç Cumhuriyeti kuran kadrolar, CHP’nin altı oku ile somutlaştırılan temel ilkeler doğrultusunda yeni bir ulus ve devlet bilincini, yeni bir ekonomik ve sosyal yapılanmayı oluşturmaya soyundu.

Cumhuriyetin kurucuları, kökleri Osmanlı devlet geleneğine dayanan asker – aydın ve bürokrat kadrolardan oluşuyordu ve Genç Cumhuriyet, büyük ölçüde bu geleneğin izlerini taşıyordu.

Bu açıdan bakıldığında CHP, o dönemde halk tarafından kolaylıkla benimsenmesi beklenmeyecek biçimde “yukarıdan aşağıya” gerçekleştirilen reformların, merkez tarafından gereksinim duyulan görsel anlamda bir halk desteğini ifade ediyordu. Yine CHP, yeni siyasal elitin kadrolaşma zeminini oluşturuyordu.

Uzun yıllar süren “otoriter reformcu” bir dönemin “tek / devlet partisi” CHP; 1965 yılında kendisini bizzat “Milli Şef” ağzından “ortanın solunda” ilan etti.

Ortanın Solu tercihi neden yapıldı?

Sanayileşmenin tamamlandığı bir ortamda, güçlü bir işçi sınıfı hareketinden etkilenen bir CHP’nin tercihi miydi bu? Kuşkusuz hayır! DP iktidarı devrilmiş, 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş, Merkez Sağda güçlü bir AP, solda ise TİP ortaya çıkmıştı. Türk toplumu, Batı’dan esen sol rüzgarların etkisine giriyordu.

Sanayileşmenin tamamlandığı bir ortamda, güçlü bir işçi sınıfı hareketinden etkilenen bir CHP’nin tercihi miydi bu? Kuşkusuz hayır! DP iktidarı devrilmiş, 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş, Merkez Sağda güçlü bir AP, solda ise TİP ortaya çıkmıştı. Türk toplumu, Batı’dan esen sol rüzgarların etkisine giriyordu.

Sanayileşmenin tamamlandığı bir ortamda, güçlü bir işçi sınıfı hareketinden etkilenen bir CHP’nin tercihi miydi bu? Kuşkusuz hayır! DP iktidarı devrilmiş, 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş, Merkez Sağda güçlü bir AP, solda ise TİP ortaya çıkmıştı. Türk toplumu, Batı’dan esen sol rüzgarların etkisine giriyordu.

Sanayileşmenin tamamlandığı bir ortamda, güçlü bir işçi sınıfı hareketinden etkilenen bir CHP’nin tercihi miydi bu? Kuşkusuz hayır! DP iktidarı devrilmiş, 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş, Merkez Sağda güçlü bir AP, solda ise TİP ortaya çıkmıştı. Türk toplumu, Batı’dan esen sol rüzgarların etkisine giriyordu.

Otoriter bir “devlet partisinin” lideri olmaktan çok öte anlamlar taşıyan, yıllarca “Milli Şef” olarak anılan bir liderin iradi beyanıyla “başlatılan” Türkiye “Sosyal Demokrasi tarihi” benzeri ilginçliklerle doludur…

Bugün, köklerini Atatürk’ün CHP’sine dayandıran biri “sosyal demokrat” diğeri “demokratik sol” iki partimiz var. Yeni CHP ile DSP’yi sadece bu tarihsel gelişim farklılıkları nedeniyle bile Türk Solu içerisinde ayrı değerlendirmemiz gerekir.

Sosyal demokrasi mi, demokratik sol mu?

CHP ve DSP, sosyal demokrasinin liderliği için kıyasıya bir mücadele yürütüyor. Sosyal demokrasinin iki “kardeş” partisi, kendilerini tarif ederken “Demokratik Sol” ve “Sosyal Demokrasi” kavramlarından yola çıkıyorlar.

Sosyal Demokrasi ile Demokratik Sol arasında nasıl bir ayrım var?

Bu sorunun yanıtını, Türk sosyal demokratlarının saygın kuramcıları arasında yer alan İsmail Cem şöyle veriyor:

“Demokratik Sol- Sosyal Demokrat gibi bir ayrım yapmak ve bu iki tanımı sanki farklı şeylermiş gibi kullanmak, teoride de doğru değildir, pratikte de… Sosyalist Enternasyonal’in söyleminde ve dilinde sosyal demokrasi, demokratik sol, hatta demokratik sosyalizm eş anlamlıdır.”

DSP lideri Ecevit ise Cem’den farklı olarak, sosyal demokrat ile demokratik sol arasındaki ayrımı seçmen kitlesinin yapısal özelliklerinden hareketle; “Türk toplumunda bağnaz olmadan dindar, tutucu olmadan gelenekçi, faşist veya ırkçı olmadan milliyetçi, üstelik de demokrasi ve sosyal adalet sisteminde kimi ilerici geçinenlerden çok daha içtenlikli milyonlarca insan vardır. Bu kesim demokratik sola taze kan sağlamaktadır… O seçmen kesimini küstürüp bir yana iterek zaten iktidar da olunamaz” (7) sözleriyle açıklıyor.

Ecevit, solun klasik politikalarla dışladığı “dindar ve gelenekçi, ama sosyal adaletçi kesimin” kavranması teziyle CHP’den temel ayrılık noktasını ifade ediyor.

Yeni CHP ve DSP arasındaki bu ideolojik farklılaşma, aynı zamanda Türk “Sosyal Demokratlarının” da değişim sürecini ifade ediyor.

Din – devlet ilişkisi ve merkez sol

TEK parti döneminde çıkartılan Takrir – i Sükun Kanunu, Genç Cumhuriyetin “yeni toplum” projesinin hayata geçirilmesi için gereksinim duyulan “uyumlu ve dingin” ortamı büyük ölçüde sağladı.

Eski rejimin tüm yerleşik değerlerinin yok edilerek, yeni değerler sisteminin kurulmasında hiç değilse 1950’li yıllara kadar önemli adımlar atıldı. Batılılaşma perspektifini benimseyen yeni rejim, monarşi ve ona güç veren İslam’ı kamusal alanın dışına itmeyi önemli bir çıkış noktası kabul etti.

Bu gün her ne kadar kamuoyu Kemalist Cumhuriyet reformlarının İslam’la barışık olduğuna ikna edilmeye çalışılsa da, tek parti döneminin tam tersi bir tutum sergilediği bilinmektedir. Tek parti döneminde İslam’ı olumlayan, İslam’a prim veren bir söylemin yeri yoktur.

Şeriat, irtica, şeriatçı, yobaz ve mürteci kavramlarıyla ifade edilir İslam ve yeni rejim, İslam’ın toplum yaşamındaki derin izlerini yüzeysel (ve çoğu kez abartılı) batılı motiflerle silmeye çalışır.

Ulusallaştırılmış, devletleştirilmiş ve kontrollü olmak kaydıyla bir İslami yaşam tarzına izin verilir tek parti döneminde. Bütün bunlar hiç kuşkusuz, yeni bir rejimin, yeni bir toplum projesinin yaşama geçiriliş sürecinin “anlaşılır” gerekçelerine dayanmaktadır.

“Ortanın Solundaki” CHP’den 1980’li yıllara ve Yeni CHP’ye kadar devam eden misyon, tek parti döneminin izlerini taşır.

Tek parti döneminin “Fransız Laisizminin Kemalist yorumuna dayanan” bir laiklik anlayışı Yeni CHP tarafından da sürdürülmektedir.

Ecevit’in 1973 seçimleri sonrasında kurduğu CHP – MSP koalisyonu, kısa bir dönem için CHP’de dine yönelik bakış açısında bir tutum farklılığının gelişebileceğini düşündürmüştü. Dine karşı o zamana kadar takınılan tavrı tarihsel bir hata olarak niteleyen Ecevit CHP’si, kısa bir süre sonra yeniden eski “tarihsel hatasına” dönüş yaptı. 12 Eylül sonrasında CHP ile yolları ayrılan Ecevit, DSP’de yeniden inançlı kesimlere yönelik bir politikayı benimsedi.

Bununla birlikte Merkez Solun din karşısındaki tutumu hala belirginleşmiş değil. DSP, “sosyal demokrasi ile en önemli farklılığı” olarak sivil İslamla barışma çizgisini ortaya koymasına rağmen, İslamı devlet denetimi altında tutma anlayışında hiç de farklı bir tavır geliştirmediği görülüyor. Merkez Sol, çağdaş anlamda bir “din – devlet ayrışmasını” değil ama “dinin devlet denetimine alınmasının” savunuculuğunu her dönemde sürdürüyor.

Bununla beraber, İslamın toplum yaşamındaki etkilerinin artması zaman içerisinde “siyasal İslam ile inançlı kesimlerin birbirinden ayrılması” biçiminde yeni bir söylemin benimsenmesine yol açtı. Sadece bu bile, Tek Parti ideolojisinin katı laisizminden çağdaş sekülarizme doğru bir yönelimin kaçınılmazlığını gösteriyor.

Devlet partisi bir kader mi?

DEVLETİN temel nitelikleri konusunda fazlasıyla hassas bir siyasal partiler kanununun bulunduğu ülkemizde siyasal çeşitlilik beklemek elbette mümkün değil. Kanun, batılı anlamda bir çoğulculuğun gereği olan ideolojik çeşitliliğe izin vermiyor.

Siyasi Partiler Kanunu, kendisini siyasal yelpazenin neresinde tanımlarsa tanımlasın tüm partileri “temel ilkeler” konusunda bağlıyor ve aynı “merkez” çizgiye zorunlu kılıyor. Bir başka deyişle sistem; Refah Partisi ve CHP’yi, ANAP ve ÖDP’yi ortak ilkeler etrafında birleştirmek gibi çoğulcu demokratik anlayışla bağdaşmayan bir tutum izliyor.

Bütün bunlar, Merkez Soldaki partilerin devletçi geleneği sürdürüyor olmalarının gerekçesi olabilir mi? Olmasa gerek…

Merkez Solun uzun yıllar simgesi olan ve fikri temelini oluşturan “Altı Ok”, aynı zamanda merkezi-bürokratik-devletçi anlayışın da en önemli göstergesi sayılıyor.

Devamını Oku…

Bir Cevap Yazın